04.32
Gözlerimi açtım.
Saati neden 4.30a ya da 4.35e kurmadığımı biliyordum. Netliklerden her zaman hoşlanmadım. Bu yüzdendir ya başıma konan musibetler. İnsanların çok fazlasının çok netliğinden. Budur beni farklılaştıran.
04.33
Evet evet, bu!
04.34
…Bu.
04.35
Tıraş olmam gerekiyordu.İşe geç kalabilme korkusu ruhumdan sıyrılıp bedenimin en müstehcen kısmından en ücra tarafına kadar yayıldı.Yaylı yatağımdan derhal yaylandım. Ereksiyonumdan huylandım. ‘Ulan’ dedim, evi bu sabahki terk edişime daha yirmi beş dakika vardı. Yüzümü yıkasam on beş saniye, çişimi yapsam yirmi beş.. etti mi sana kırk! Yirmi saniye de beklenmedik zaman kayıplarına verdim: ‘bir dakika’ dedim ama sonunda ünlemi olmayan bir dakika. Zamanı ifaden bir tepkime. Geriye kalır yirmi dört dakika. Yirmi dört dakikada neler neler olur! Kobe Bryant kırk sayı atar, Mert Nobre dört tane yüzde yüzlük gol kaçırır, beş felsefe sorusu çözülür, insan yaşlanır be! Bunu en iyi şekilde kullanmalıydım. En değerlisinden bir frikik. En önemlisinden bir tercih.
04.37
Facebook’a girdim. Şu, gece tükettiğim sıvılar beni bir dakikalık hesaplanmamış zaman kaybına uğrattılar. Arkadaş isteklerime boş boş sırıtıp, mesaj kutumun artık beni şaşırtmayan rutinliğine seri bir geçiş yaptım. Eski kız arkadaşımın ‘yeni bir ilişkisi’ var durumunu görmenin tedirginliğini yaşayıp derin bir iç çektim sonra. Nazlı’dan ‘kimi seviyor’ isimli şarkıyı açıp fotoğraflarıma baktım.
05.01
Şemsiyemi kaptım ve yola koyuldum. İşbaşı için sabah yediyi bekleyen kepenkler, müşteri arayan gececi şoförler, nadiren sarhoşlar, ısırmayacağını havlayan köpekler, Uludağ gazoz kapakları, spor sayfası havada uçuşan Birgün gazetesi, sigara molası veren fırıncılar, araba sileceklerini yastık eden kediler, sabah namazı için camiye giden yaşlı adamlar, serseriler, dilenciler, otçular, pezevenkler hepsi dışarıdaydılar, benim gibi erken kalkma derdi olan birkaç kişiyle birlikte. Yağmur Zülfü Livaneli şarkıları gibiydi; sakin, aç, oturaklı, inceden çiseliyordu. Rüzgar daha çok Seren Serengil’i anımsatıyordu; kırılgan, belirsiz, örselenmiş ve porselen. Şemsiyeyi açıp açmamak arasında gidip geldim, gidip gidip geldim, bir gittim bir geldim, gittim gittim geldim, geldim geldim gittim, ohh!..
05.06
Şemsiyeyi açtım. Kalabalık arasında farklı görünmekten oldum olası haz etmem. Sabahın bu saatinde kayda değer bir kalabalık olmamasına rağmen bu haz etmeyişim varlığından istifa etmedi. Sonra düşündüm ki, beni rahatsız eden şey kalabalıklar değildi, dış dünyaydı. Haberlerdi, enkırmenlerdi, yayın akışlarıydı. Ne Serdar Ortaç’ın varlığından rahatsızdım ne de brokoliyi ilk yediğimden bu yana hala damağımı gıdıklayan hatırasından. Spikerleri sevmiyordum, sesini kalınlaştırıp reklamlarda konuşan oyuncuları. Yoksa ağaçlar, rüzgarlar, sokak köpekleri, ayyaşlar, yağmurlar sevimliydi benim için. Evet, şemsiyeyi açmak dert değildi ama bu yüzden farklılık yaratmak husumetti, gamdı, inatla brokoli tadını süpürmeyen, göğüs kafesimdeki sıkışmış geğirtiydi. Kapişonlu bir genç geçti yanımdan. Çiseleyen yağmur o kapişonunu kafasına geçirmesi için onu tatmin etmeye yeterli olamamış görünüyordu, belki bu yüzdendi damlalarını yavaştan hızlandırması. Çiftçiler tarlalara rahmet olduğu için seviniyorlardı, pinti bir Fiat Albea sahibi haftalık otomobil temizliğinden sıyrıldığı için mutluydu, İstiklal’de gece kulübünden çıkan aşıkların romantizmle içleri için kıpır kıpırdı.
05.09
Bense beni gafil takıntımdan kurtarıyor olmasından mutluydum. Az ileride otuzlu yaşlarda, hımbıl yürüyüşlü, kızıl saçlarını kafasının arkasında topuzlaştırmış, muhtemelen sol ayağı sağ ayağından daha kısa olan, sağ ayakkabısının topuğunu inceden kırmış, kaşkolunu boynunda yedi kez tavaf ettirmiş, sekse ve başarıya aç bir kadın şemsiyesini açıyordu. Uyumadan evvel ellerimle taradığım saçlarımı yağmurda harap etmek istemememden gerçekleştirdiğim eylemin sonunda artık bu fiilde yalnız değildim. Eğer dışarıdaki farklı adam benseydim bu kadın da suça ortaktı. Yavaştan tebessümlenir oldum. Mutlu bir güneşe ben doğacaktım, hissediyordum. Şu sürü psikolojisi dedikleri şey hakikaten de doğruymuş. Bu kez, deneyin q’su bendim galiba. Tencerede kısık ateşte, bol yağ ve tuz içinde patır patır açan mısırlar gibi açılıyordu şemsiyeler. Aman sabahlar olmasındı, naynana hoy, ninayda hoy nanaydaydı. Şu enteresan kadınla trafik ışıklarının boğaları sinirlendirecek bir uyarısıyla yan yana geldik. Az önceki tarifime ek olarak Yıldız Tilbe’yi anımsatıyordu. Dudağının alt kısmındaki beni oraya yakışmadığını haykırıyor, yüzündeki solgun ifade az kaldı hayata neden küstüğünü anlatmaya çalışacak gbiydi. Burnuysa Cryano Bergerac tiratlarını akla getiriyordu.
05.16
Yeşili beklemeden geçtim karşıya. Minibüs son yolcusunu bekliyordu. Beni bağrına bastı. İstikametim iş konusunda hep aynıydı: Halkalı. Şu apaçilik olayının başkentlerinden biri. Tüm Halkalı’yı bu yüzden eleştirmesem de tüm Halka’lı apaçileri eleştirebilirdim. Ama bir kez olsun eleştirmek yerine onlara doğru yolun ne olduğunu gösteremez miydim? Gerçi yol neydi, doğru olan kime göre, neden doğruydu? Herkesin doğrusu farklıydı. Doğru olan şey; felsefe yapmaya zamanımın olmamasıydı. Onlara sadece doğru olduğuna inandığım bir hareketi gösterecektim, hepsi bu. Artık araçtayken aklımda tek bir şey vardı. Bu ince elbiseli insanlara; dar paça kot pantolonlu, çakma Adidas eşofmanlı, yapışma konusunu dert ettirmeyen harika jölelerle bezenmiş saçlı insanlara vereceğim tek bir mesajın heyecanıyla doluydum. Araç radyosunda Ferdi Tayfur’dan ‘susadım çeşmeye/gelmez olaydım’ın çaldığı dakikalardı.
05.42
Minibüsten indim ve Halkalı’ya Cüneyt Arkın’ın Vahşi Kan filmindeki ‘kan akacak’ repliğini söylediği andaki bakışıyla baktım. Şemsiyemin cırt cırtını açtığımda sanki bir ‘dan’ efekti olduğunu hissettim. Kolumu kaldırdım ve ilk önce çiseleyen daha sonra hızlanan yağmurun burada şiddetlenmesine rağmen ortalıkta tek bir açık şemsiyelisi olmayan semtine o gerçeği haykırdım. Usulca, tadına vararak, hissederek, bir ekmeği bölüşürcesine, bir zanlıyı yakalarcasına, ilk Oscar’ını komedi filminden almış bir aktör gibi.. Bağımsızlığı icad etmiş, özgürlüğü kutsamış gibi; aşk gibi sevda gibi, yer yer William Wallace, yer yer Spartacus gibi. Tanrıların bile imrenerek bakacağı bir başarının anı, o kutsal zamanın gerçekleştiği zaman, işte buradaydı, meleklerin ruhuna ithaf edilmiş bir zafer. Yıllardan bu yana kimliğini edinememiş, iç kavgaların bitmediği, tanrının rahmetini eksik ettiği, ruhsuz, bunalımlı ve yıkık bu semte varoluşunun tapusunu uzatıyordum. Bir devrimin cesur kahramanı oluyor, büyüyor, büyütüyor, öğretiyordum. İşte o an yüreğim kalıbına sığmıyordu. Yuvasından çıkıp tüm Halkalı’yı evladını sarmalayan ana gibi sarmalıyordu. ‘O benim!’ diyordum herkese: ‘Mucizelerin Fani Yaratıcısı.’ ‘Sizlere selamet getirdim.’
05.43
Musluğu kapatınca hani su hop diye kesilir ya aniden, yağmur da öyle kesildi birden. Şemsiyemle birbirimize bakakaldık. Halkalı’lar Mucizelerin Fani Yaratıcısı’nı siklemediler. Omuzlarımı silktim ve yeni doğacak güneşe selam edip dilime bir anda dolanan bir türküyle AVM’ye yürüdüm: ‘halkalı şeker, basiretlik çeker/çok nazlanma güzel yarim, cahilim aklım gider.’
(Hikayenin ana hatlarını yaratan Cankut Altıparmak’a teşekkürlerimle.. )
1.1.11
5.12.10
bilibili
adres kısmına y'yi yazdığında bunun için pişmanlık duyacağını fark etmesi geç olmuştu. youporn çoktan görünür biçimde bakıyordu arkadaşına. ikisi de ses etmediler. youtube açıldığı anda ilk darbesini böyle vuruyordu yüzüne. utandı ve bu beş saniye sürdü. arkadaşına beğenilerini sosyal ağlar üzerinde gösteriyordu.
- kız tavlamak için mi yazıyon lan bunları?
- yok be abi, ne kız tav..
- siktir lan ibne!
ibne mi!
-ibne!
yüz on iki tane beş saniye sonra internetin başında yalnızdı. virüslü sitelerde gezinirken yandan bir kutucuk açıldı. bu 'ebru34'ün kutucuğuydu. ona davetkar tripler atıyordu. 'ne var ulan sanki, avatarına sıçtığım' edasıyla, sessiz sedasıyla ve belki de istemdışı bir hareketle tıkladı orayı. bunu yaptığında küçük bir konuşma penceresi açıldı ve onunla gerçekten de konuşuyordu. bundan sonrası aynen şöyle gelişti:
- merhaba sana. gelecekten yazıyoruz.
- evet?
- insanlığı kurtarmalısın.
- nasıl?
- insanlığın geleceği tehlikede.
- kaç yılından yazıyorsunuz?
- sen kaç yılındasın şu an?
- 2010. bir ay sonra 2011 olacak işte.
- galatasaray 10. mu?
- evet.
- bu zamanda küme düştüler.
- hadi ya!
- ilerde faşist bir lider olacaksın.
- ben?
- evet. bunun önüne geçmelisin.
- siz kaç yılından yazıyorsunuz?
- bunu söyleyemem.
- ne yapmalıyım?
- ne iş yapıyorsun sen?
- çiftliğimde domates yetiştiriyorum.
- daha güvenli ve tehlikesiz bir işe gir.
- tamam. belki de bu işi bırakıp orduya katılmalıyım.
- milyonlarca insanın ölmne neden olacaksın yoksa. ölümüne* en gelişmiş teknolojilerde bile böyle sorunlar olabiliyor işte.
- gelecekten yazdığınız için böyle sorunlar olabiliyor demek.
- kolay mı, gelecekten yazıyoruz amına koyim.
- evet.
- sikerim bu butonları.
- yalnız, siz şu an kendi adınıza konuşuyorsanız şimdiki zamanda olmuş olmuyor musunuz orada?
- gelecek burası.
- oraya ulaşmadınız mı?
- evet, buradayız.
- gelmişsiniz işte, ne geleceği?
- sen geçmişte kaldın evladım.
- sana göre geçmiş işte. ben şimdiki zamandayım.
- ben neredeyim?
- sen de şimdiki zamandasın.
- o zaman niye aynı zamanda değiliz amına koyim!
- işte burada kime göre olduğu önemli. şimdi sen tek başına gittin oraya, herkes burada çünkü.
- ne bileyim lan ben! dur bakiyim camdan. arkadaşımın cenazesini taşıyorlar. sanırım ben ışınlanmışım buraya.
- sen misin lan ismail?
- evet lan amına koyim, nasıl inandın mı? iyi kandırdım ha seni.
- ya, evet. üstelik gelecekten kandırdın.
- ne sandın gülüm.
- o zaman oradan çabuk gel, senin geçmişini sikiyorum.
- lan!
- bilibili.
- kız tavlamak için mi yazıyon lan bunları?
- yok be abi, ne kız tav..
- siktir lan ibne!
ibne mi!
-ibne!
yüz on iki tane beş saniye sonra internetin başında yalnızdı. virüslü sitelerde gezinirken yandan bir kutucuk açıldı. bu 'ebru34'ün kutucuğuydu. ona davetkar tripler atıyordu. 'ne var ulan sanki, avatarına sıçtığım' edasıyla, sessiz sedasıyla ve belki de istemdışı bir hareketle tıkladı orayı. bunu yaptığında küçük bir konuşma penceresi açıldı ve onunla gerçekten de konuşuyordu. bundan sonrası aynen şöyle gelişti:
- merhaba sana. gelecekten yazıyoruz.
- evet?
- insanlığı kurtarmalısın.
- nasıl?
- insanlığın geleceği tehlikede.
- kaç yılından yazıyorsunuz?
- sen kaç yılındasın şu an?
- 2010. bir ay sonra 2011 olacak işte.
- galatasaray 10. mu?
- evet.
- bu zamanda küme düştüler.
- hadi ya!
- ilerde faşist bir lider olacaksın.
- ben?
- evet. bunun önüne geçmelisin.
- siz kaç yılından yazıyorsunuz?
- bunu söyleyemem.
- ne yapmalıyım?
- ne iş yapıyorsun sen?
- çiftliğimde domates yetiştiriyorum.
- daha güvenli ve tehlikesiz bir işe gir.
- tamam. belki de bu işi bırakıp orduya katılmalıyım.
- milyonlarca insanın ölmne neden olacaksın yoksa. ölümüne* en gelişmiş teknolojilerde bile böyle sorunlar olabiliyor işte.
- gelecekten yazdığınız için böyle sorunlar olabiliyor demek.
- kolay mı, gelecekten yazıyoruz amına koyim.
- evet.
- sikerim bu butonları.
- yalnız, siz şu an kendi adınıza konuşuyorsanız şimdiki zamanda olmuş olmuyor musunuz orada?
- gelecek burası.
- oraya ulaşmadınız mı?
- evet, buradayız.
- gelmişsiniz işte, ne geleceği?
- sen geçmişte kaldın evladım.
- sana göre geçmiş işte. ben şimdiki zamandayım.
- ben neredeyim?
- sen de şimdiki zamandasın.
- o zaman niye aynı zamanda değiliz amına koyim!
- işte burada kime göre olduğu önemli. şimdi sen tek başına gittin oraya, herkes burada çünkü.
- ne bileyim lan ben! dur bakiyim camdan. arkadaşımın cenazesini taşıyorlar. sanırım ben ışınlanmışım buraya.
- sen misin lan ismail?
- evet lan amına koyim, nasıl inandın mı? iyi kandırdım ha seni.
- ya, evet. üstelik gelecekten kandırdın.
- ne sandın gülüm.
- o zaman oradan çabuk gel, senin geçmişini sikiyorum.
- lan!
- bilibili.
27.11.10
babaanne masalları
sonrası:
sanki simsiyah gecenin koynundan yapayalnız bir adam yaklaşıyordu bulunduğu yere. bulunduğu yerde bulunuyordu. yapayalnız adamın takunyalarının sesi kendisinden daha önce selamladı onu; bulunduğu yerde bulunan adamı. orada olmayan adamın orada olan versiyonuydu orada olan adam.
oraya gelen adamsa oraya gitmeyen adamın oraya giden versiyonuydu; oraya gitmeyen adam diye biri varsa eğer.
...
yok!
- ait olduğun yer burası değil!
öncesi:
orospu çocuğu!
durup dururken.. nedeni yokken..
hikayeyi süslemek için söylemiyorum ama tam da sigarasının dördüncü fırtını alırken söylüyordu bunu. o kadar güzel bir rüzgar vardı ki, mutlaka sigara fırtlatılmalıydı. peki ya, 'orospu çocuğu.' bu neydi ya? bu bir hiç birşey'di.
işin özünü söylemek gerekirse bu bir takıntıydı.
bu bir saplantıydı.
durup dururken evden çıkıp yürümeye başlamıştı. durup dururken orospu çocuğu demişti. bununla ilgili anlayamadığı iki şey vardı; ikincisi: neden demişti, birincisi: bunu kime demişti?
bilmiyordu.
belki şimdiye kadar 'orospu çocuğu' dediği herkese, belki de bundan sonra 'orospu çocuğu' diyeceği herkese..
sonrasının öncesi:
aptalsınız! hepiniz de. şakalarınız aptal, giysileriniz aptal, fikirleriniz, paralarınız aptal. seçimleriniz, dünyalarınız, sanılarınız.. ben susadım.
komedi dizilerine ilk defa bu kadar dolu ve net konuşuyordu. konuştukça susadı, susadıkça konuşmadı. aslında tavrını bu denli sert yansıtmasına neden olan olan şey kötü komediler değildi. hayatına lütfeden iyi dramlardı.
bilibili.
öncesinin sonrası:
burası şehrin ışıklarından pek uzakta olmayan, -üstelik ona göre yüreği gamla ve kederle dolu olan insancıkların kendilerince uydurduğu ışıksız ayinlerine sahiplik eden, kuytunun bas bas bağırdığı yeriydi. burası gizli mabeddi. buranın tanıklarının her birinin ne olduğunu bildiği yer. büyüleyici ya da romanlarda kullanışlı bir ambiyans yaratmıyordu, -ki lağım çukuru, kokusuyla eşlik ediyordu her zaman bu ayinlere. buranın yazısız kuralı: kokunun boktanlığından kimseye bahsetme'ydi.
hani, filmlerde olur ya; öndeki oyuncu konuşurken arkadaki oyuncu, arkadaki oyuncu konuşurken öndeki oyuncu buğulanır bazen, ya da tam tersi.. kendini buğulanmış, arkasından gelen ayak seslerini netleştirmiş olarak düşündü hiç birşey'li, takıntılı, saplantılı zihninde. bedenini korku sarmıştı, yüzü donuklaşmaya başladı, gözleri kendi açısı içinde can çekişiyordu, elleri titriyor, kalbi hızla atarken.. aaa o da neydi, gelip yanına oturmuştu; mülayim bir adam. ona merhaba diyordu.
amına koyduğumun yavşağı!
dedi onu korkutan adama.
içinden.
merhaba.
öyle bir adamdı ki bu amına koyduğu yavşak, hikayedeki eksen karakter olacaktı.
öncesinin öncesi:
bu insanlar da acaba onun gibi mi bakıyorlardı? tipi düzgün olanlar kötü de olsa hep daha ciddi şeyleri mi düşünüyorlardı? şu dilenci acaba şu kot mantolu adam olsa onun kadar insan olamayacak mıydı? şu, ancak eve gittiğinde belini açık unuttuğunu öğrenecek sıska kız beline dövme yapma fikrine gerçekten alışabilmiş miydi? acaba belinden aşağıya uzantısı olan o dövmenin sonunda 'buraya giren hiç kimse geri dönmedi' yazıyor olabilir miydi?
sonrasının sonrası:
o hep oraya aitti oysa. mülayim birine göre fazla bilge tavırlıydı bu yavşak adam. oysa şimdi ait olduğunu düşünmediği yerde onunla birlikteydi. burası, teknolojik müziğin kendini en çok sevdirdiği sıradan bir kulüptü. ağzındaki kusmukları yalayarak geliyordu eksen insan.
- sanatçı anarşist olmalıdır. bu, benim yaratılışımda var. tüm saltlığıyla özgür bir adamım ben. sürüsüyle hareket eden koyunlardan değiim ben. benimki aynı, kırmızıda geçmeyi istemek gibisinden bir hayat biçimi. sen pek öyle değilsin sanırım.
tekrar yıllar öncesine mi dönülüyordu? o, bunları çoktan geçmişti. o, böyle bir dünyayı yedi kere arşınlamış biriydi zaten. bu adam neyden bahsediyordu? o,önce kusmuğunu temizlemeli daha sonra felsefe yapma zamanının geldiğine karar vermeliydi.
- hayır, benimkisi tam olarak yeşilde geçmemek.
bu adam onu bir yere kapatıp, üstüne bağırsaklarını titretecek kadar yüksek seste müzik verip bir de güzelce içkiyle şereflendirmişti. şimdi farkına vardığı şeyse bu adamın arkadaşı olduğuydu. kim olduğunu fark etmesinin önemini falan düşünmek de istemiyordu, sarhoşluğuna tüm alkolüyle ibadet etmek istiyordu. bir ara sızdığı bir sokak arasında uyandığında arkadan yaklaşan bir şey olduğunu hissetti. kulağında hala bir şeyler çalınıyor olduğunda ayak seslerini işitmedi ama hareket eden şeyin insana ait bir gölge olduğunu doğru tahmin etti. şimdi, omzunun en kemikli kısmını ısıtan duyarlı bir el ona sesleniyordu sanki:
... rası değil!
daha yükseğini duyabilir miydi acaba?
ait olduğun yer burası değil!
iyi geceler.
sanki simsiyah gecenin koynundan yapayalnız bir adam yaklaşıyordu bulunduğu yere. bulunduğu yerde bulunuyordu. yapayalnız adamın takunyalarının sesi kendisinden daha önce selamladı onu; bulunduğu yerde bulunan adamı. orada olmayan adamın orada olan versiyonuydu orada olan adam.
oraya gelen adamsa oraya gitmeyen adamın oraya giden versiyonuydu; oraya gitmeyen adam diye biri varsa eğer.
...
yok!
- ait olduğun yer burası değil!
öncesi:
orospu çocuğu!
durup dururken.. nedeni yokken..
hikayeyi süslemek için söylemiyorum ama tam da sigarasının dördüncü fırtını alırken söylüyordu bunu. o kadar güzel bir rüzgar vardı ki, mutlaka sigara fırtlatılmalıydı. peki ya, 'orospu çocuğu.' bu neydi ya? bu bir hiç birşey'di.
işin özünü söylemek gerekirse bu bir takıntıydı.
bu bir saplantıydı.
durup dururken evden çıkıp yürümeye başlamıştı. durup dururken orospu çocuğu demişti. bununla ilgili anlayamadığı iki şey vardı; ikincisi: neden demişti, birincisi: bunu kime demişti?
bilmiyordu.
belki şimdiye kadar 'orospu çocuğu' dediği herkese, belki de bundan sonra 'orospu çocuğu' diyeceği herkese..
sonrasının öncesi:
aptalsınız! hepiniz de. şakalarınız aptal, giysileriniz aptal, fikirleriniz, paralarınız aptal. seçimleriniz, dünyalarınız, sanılarınız.. ben susadım.
komedi dizilerine ilk defa bu kadar dolu ve net konuşuyordu. konuştukça susadı, susadıkça konuşmadı. aslında tavrını bu denli sert yansıtmasına neden olan olan şey kötü komediler değildi. hayatına lütfeden iyi dramlardı.
bilibili.
öncesinin sonrası:
burası şehrin ışıklarından pek uzakta olmayan, -üstelik ona göre yüreği gamla ve kederle dolu olan insancıkların kendilerince uydurduğu ışıksız ayinlerine sahiplik eden, kuytunun bas bas bağırdığı yeriydi. burası gizli mabeddi. buranın tanıklarının her birinin ne olduğunu bildiği yer. büyüleyici ya da romanlarda kullanışlı bir ambiyans yaratmıyordu, -ki lağım çukuru, kokusuyla eşlik ediyordu her zaman bu ayinlere. buranın yazısız kuralı: kokunun boktanlığından kimseye bahsetme'ydi.
hani, filmlerde olur ya; öndeki oyuncu konuşurken arkadaki oyuncu, arkadaki oyuncu konuşurken öndeki oyuncu buğulanır bazen, ya da tam tersi.. kendini buğulanmış, arkasından gelen ayak seslerini netleştirmiş olarak düşündü hiç birşey'li, takıntılı, saplantılı zihninde. bedenini korku sarmıştı, yüzü donuklaşmaya başladı, gözleri kendi açısı içinde can çekişiyordu, elleri titriyor, kalbi hızla atarken.. aaa o da neydi, gelip yanına oturmuştu; mülayim bir adam. ona merhaba diyordu.
amına koyduğumun yavşağı!
dedi onu korkutan adama.
içinden.
merhaba.
öyle bir adamdı ki bu amına koyduğu yavşak, hikayedeki eksen karakter olacaktı.
öncesinin öncesi:
bu insanlar da acaba onun gibi mi bakıyorlardı? tipi düzgün olanlar kötü de olsa hep daha ciddi şeyleri mi düşünüyorlardı? şu dilenci acaba şu kot mantolu adam olsa onun kadar insan olamayacak mıydı? şu, ancak eve gittiğinde belini açık unuttuğunu öğrenecek sıska kız beline dövme yapma fikrine gerçekten alışabilmiş miydi? acaba belinden aşağıya uzantısı olan o dövmenin sonunda 'buraya giren hiç kimse geri dönmedi' yazıyor olabilir miydi?
sonrasının sonrası:
o hep oraya aitti oysa. mülayim birine göre fazla bilge tavırlıydı bu yavşak adam. oysa şimdi ait olduğunu düşünmediği yerde onunla birlikteydi. burası, teknolojik müziğin kendini en çok sevdirdiği sıradan bir kulüptü. ağzındaki kusmukları yalayarak geliyordu eksen insan.
- sanatçı anarşist olmalıdır. bu, benim yaratılışımda var. tüm saltlığıyla özgür bir adamım ben. sürüsüyle hareket eden koyunlardan değiim ben. benimki aynı, kırmızıda geçmeyi istemek gibisinden bir hayat biçimi. sen pek öyle değilsin sanırım.
tekrar yıllar öncesine mi dönülüyordu? o, bunları çoktan geçmişti. o, böyle bir dünyayı yedi kere arşınlamış biriydi zaten. bu adam neyden bahsediyordu? o,önce kusmuğunu temizlemeli daha sonra felsefe yapma zamanının geldiğine karar vermeliydi.
- hayır, benimkisi tam olarak yeşilde geçmemek.
bu adam onu bir yere kapatıp, üstüne bağırsaklarını titretecek kadar yüksek seste müzik verip bir de güzelce içkiyle şereflendirmişti. şimdi farkına vardığı şeyse bu adamın arkadaşı olduğuydu. kim olduğunu fark etmesinin önemini falan düşünmek de istemiyordu, sarhoşluğuna tüm alkolüyle ibadet etmek istiyordu. bir ara sızdığı bir sokak arasında uyandığında arkadan yaklaşan bir şey olduğunu hissetti. kulağında hala bir şeyler çalınıyor olduğunda ayak seslerini işitmedi ama hareket eden şeyin insana ait bir gölge olduğunu doğru tahmin etti. şimdi, omzunun en kemikli kısmını ısıtan duyarlı bir el ona sesleniyordu sanki:
... rası değil!
daha yükseğini duyabilir miydi acaba?
ait olduğun yer burası değil!
iyi geceler.
9.11.10
meme huçi!
- bıyıklarını, ''yukarı tükürsen kaş, aşağı tükürsen sakal'' esprisini yapmak için kesmiş olman şaşkınlık verici.
- sakallarımı kesip ''yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen göğüs kılı'' diyecek olmamdan iyidir diye düşündüm.
- bazen hiç bir şey demesen de olur.
- kimi zaman kaşlarımı da kesip ''yukarı tükürsen saç, aşağı tükürsen sakal'' diyesim geliyor.
- izzet yıldızhan epilasyon yaptırıp bu konuda hiç konuşmak istemediğini simgelememiş miydi? istersen sen de böyle bir tepki verebilirsin.
- bak, aklıma ne geldi?
- bakıyorum.
- ''yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal'' sözü hani hep 'yapacak bir şey yok, her yol boka çıkıyor' gibisinden bir anlama isabet geliyor ya.
- evet?
- bütün kıllarımızı kesersek bir umut ışığı doğar içimize. o zaman istediğimiz yere tükürebiliriz.
- çevreyi kirletmekten mi bahsediyorsun tükürerek?
- hayır, kendimize tükürüyoruz.
- ben kendime tükürmem.
- ben sana tükürürüm.
- tükürülecek insan mıyım ben?
- sen de bana tükür, ne var.
- niye tükürüyoruz?
- bir umut ışığı doğması için. her yolun boka çıkmadığını bilmenin hazzını yaşamak için.
- tüm kıllarımızı kesersek uzaylı gibi görünürüz.
- saçmalama, uzaylı sana hiç görünüyor mu mesela?
- görünmedi. belki de görünmüştür de ben farketmemişimdir.
- bırak şimdi uzaylıyı. bu sayede kimse bizim durumumuz için ''yukarı tükürseler bıyık, aşağı tükürseler sakal'' diyemeyecek.
- ileri doğru tükürürsek?
- onların suratlarına tükürmüş oluruz.
- vay bee!
- yaa, ne sandın. bir şey biliyoruz da konuşuyoruz.
- ben bazen bilmeden de konuşuyorum. biliyormuş gibi. herkes çok bilgili olduğumu düşünüyor. aslında bir bok bilmiyorum.
- sahi mi?
- tabi ya, ne sandın. bir şey biliyoruz da konuşuyoruz.
- tamam o zaman, hadi eve gidip meme uçlarımızı birbirimize sürtelim.
- yest go! go hom! meme huçi!
- ne dedin?
- ingilizce konuştum.
- ne dedin yani?
- meme uçlarımız dimdik oldu dedim.
- birbirimize sürtelim de desene.
- yest hom! go yo!
- ooo..
- ne sandın, hadi eve gidip yest hom go yo.
- yest go! go hom! meme huçi!
- sakallarımı kesip ''yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen göğüs kılı'' diyecek olmamdan iyidir diye düşündüm.
- bazen hiç bir şey demesen de olur.
- kimi zaman kaşlarımı da kesip ''yukarı tükürsen saç, aşağı tükürsen sakal'' diyesim geliyor.
- izzet yıldızhan epilasyon yaptırıp bu konuda hiç konuşmak istemediğini simgelememiş miydi? istersen sen de böyle bir tepki verebilirsin.
- bak, aklıma ne geldi?
- bakıyorum.
- ''yukarı tükürsen bıyık, aşağı tükürsen sakal'' sözü hani hep 'yapacak bir şey yok, her yol boka çıkıyor' gibisinden bir anlama isabet geliyor ya.
- evet?
- bütün kıllarımızı kesersek bir umut ışığı doğar içimize. o zaman istediğimiz yere tükürebiliriz.
- çevreyi kirletmekten mi bahsediyorsun tükürerek?
- hayır, kendimize tükürüyoruz.
- ben kendime tükürmem.
- ben sana tükürürüm.
- tükürülecek insan mıyım ben?
- sen de bana tükür, ne var.
- niye tükürüyoruz?
- bir umut ışığı doğması için. her yolun boka çıkmadığını bilmenin hazzını yaşamak için.
- tüm kıllarımızı kesersek uzaylı gibi görünürüz.
- saçmalama, uzaylı sana hiç görünüyor mu mesela?
- görünmedi. belki de görünmüştür de ben farketmemişimdir.
- bırak şimdi uzaylıyı. bu sayede kimse bizim durumumuz için ''yukarı tükürseler bıyık, aşağı tükürseler sakal'' diyemeyecek.
- ileri doğru tükürürsek?
- onların suratlarına tükürmüş oluruz.
- vay bee!
- yaa, ne sandın. bir şey biliyoruz da konuşuyoruz.
- ben bazen bilmeden de konuşuyorum. biliyormuş gibi. herkes çok bilgili olduğumu düşünüyor. aslında bir bok bilmiyorum.
- sahi mi?
- tabi ya, ne sandın. bir şey biliyoruz da konuşuyoruz.
- tamam o zaman, hadi eve gidip meme uçlarımızı birbirimize sürtelim.
- yest go! go hom! meme huçi!
- ne dedin?
- ingilizce konuştum.
- ne dedin yani?
- meme uçlarımız dimdik oldu dedim.
- birbirimize sürtelim de desene.
- yest hom! go yo!
- ooo..
- ne sandın, hadi eve gidip yest hom go yo.
- yest go! go hom! meme huçi!
1.8.10
reklam
mopaş önü.
poşet turşu: 2.90
- poşet turşunun 2.90 olduğu bir dünyaya çocuk getirmem.
''SİZ DE BÖYLE BİR DÜNYAYA ÇOCUK GETİRMEK İSTEMİYORSANIZ 'PİRE ZERVATİF' KULLANIN!''
- türkiye'de yapılamaz oğlum öyle reklam.
- tabii lan, sikerler valla.
''EĞER SİKECEKSENİZ ÖNCE PİRE ZERVATİF TAKIN, ÖYLE SİKİN! PİRE ZERVATİFLERİ. SAĞLICAKLA!''
bim önü.
pire zervatifleri: 2.90
- pire zervatif'lerin 2.90 olduğu bir dünyaya çocuk getirmem.
poşet turşu: 2.90
- poşet turşunun 2.90 olduğu bir dünyaya çocuk getirmem.
''SİZ DE BÖYLE BİR DÜNYAYA ÇOCUK GETİRMEK İSTEMİYORSANIZ 'PİRE ZERVATİF' KULLANIN!''
- türkiye'de yapılamaz oğlum öyle reklam.
- tabii lan, sikerler valla.
''EĞER SİKECEKSENİZ ÖNCE PİRE ZERVATİF TAKIN, ÖYLE SİKİN! PİRE ZERVATİFLERİ. SAĞLICAKLA!''
bim önü.
pire zervatifleri: 2.90
- pire zervatif'lerin 2.90 olduğu bir dünyaya çocuk getirmem.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)