21.4.11

Bay Debussy'nin Enteresan Öyküsü

- vay edepsiz! dur, kaçma!
der debussy.
- özür dilerim bay debussy ama kaçmazsam yakalarsınız.
koşmaya devam ederler.
- seni karıncayiyen suratlı. elbet yakalayacağım.
- aslen termit yiyicidir onlar. karınca yemezler.
- ne demeye çalışıyorsun sen?
- karıncayiyenler karınca yemezler bay debussy. termit yerler.
dururlar.
- bir dakika. o halde neden karıncayiyen derler?
- çünkü termitler karıncaya benzerler.
debussy bir süre düşünür.
- gel buraya.
- olmaz efendim. gelirsem de yakalarsınız.
- zaten yakalayacağım. hiç değilse terlemeyelim. duştan yeni çıktım.
- spor yapmak sağlığınıza iyi gelir. üstelik bu şişko göbeğinizi yenisiyle değiştirdiğinizde bayanlara karşı şansınız artacaktır mutlaka.
- bana ha!
koşuşturma yeniden başlar.
- saygısızlık etmek istemem ama efendim, bu göbekle beni yakalamanız mümkün değil. ancak bir kaplumbağaya rakip olabilirsiniz.
- lisede atletizm takımına seçilmiştim. hala o günlerden bir kaç numara hatırlıyorum.
- nasıl seçildiğinizi tahmin edebiliyorum efendim. olduğunuz yerde dursanız bile göbeğiniz finişi görür.
- vay edepsiz.
debussy hızını arttırır. tüm gücüyle koşmaktadır şimdi.
- seni aptal hırsız. hapsi boylayacaksın küçük hergele. o kağıtların kılına zarar gelirse seni öldürürüm.
- anlaşılan bu durumda hapsi siz boylayacaksınız bay debussy.
- evet, seni de eşek cennetine yollayacağım.
debussy tüm gücüyle kovalamasına rağmen alaycı tavırla koşan hırsız peşinde başarı sağlayamayacak gibidir. dururlar.
- isterseniz bir sigara molası verin efendim. sizi beklerim.
- boşver. nasılsa hırsız peşinde koşmaya çıkarken yanıma sigara almayı unutmuşumdur.
- isterseniz bende var efendi hazretleri.
- bir hırsızın malına ihtiyacım yok. devam edeceğim.
- o halde devam edelim.
koşuşturma kaldığı yerden devam eder.
- aslına bakarsanız sizi tebrik etmek istiyorum. hantal vücudunuza rağmen müthiş bir özveri gösteriyorsunuz. çabanızı takdir ediyorum.
- sen dalga geç bakalım ibibik kuşu.
- aynı familyadan olmamıza sevindim. keza bir baykuşun endamını hatırlatıyorsunuz.
- neden bu kadar yavaş koştuğumu bilmiyorum. şimdiye kadar seni çoktan yakalamış olmam gerekirdi.
- bunun olması için rüyada rüya görmüş olmanız gerekirdi bay debussy.
pont des arts köprüsüne ulaşırlar.
- harika bir manzara değil mi efendim? fly me to the moon'u söylemek ister misiniz?
- ver şu kağıtları. sanırım seni yakalayamayacağım.
dururlar.
- haklısınız efendim. beni yakalamanız gerçekten de bir mucize olur. doğrusunu söylemek gerekirse benim de anam ağladı. ne siz daha fazla kovalayabilirsiniz, ne de ben daha fazla kaçabilirim.. gördüğünüz gibi şimdiden aramıza bir mesafe koymuş görünüyoruz.
- la mer, iberia, masques.. ve.. ve.. nocturnes. en yeni eserlerimin, tek bir insan bile duymadan üstelik, senin elinde pont des arts köprsündeki belirsizliğinin endişesiyle daha fazla zaman geçirmek istemiyorum. bunu yaparak eline ne geçecek diye sormanın da ironisindeyim, o kağıtlar elindeyken.. haydi, ver onları bana.
- pekiyi, hadi gelin alın.
- verecek misin yani?
- tabii ki efendim. ne de olsa sizin malınız.
- o zaman bütün fransa'yı bana ne diye turlattın be... densiz!
- bay debussy'le pont neuf'u izlemek herkese nasip olmaz, değil mi bay debussy?
yavaş yavaş yaklaşır debussy.
- bunun için hırsızlık yapman gerekmezdi. telefon edip anlamsız bir buluşma ayarlamaya çalışabilirdin.
- çağımızda sanatçıların ancak kendileriyle ilgili meselelerde duyarlı olduklarını duymuştum. sizi ayrı bir kefeye koymak gerek efendim. baksanıza, bu eşsiz manzarayı benimle birlikte izlemek için nasıl da koşa koşa geldiniz.
- ukalalığı bırak. ver şunları.
debussy, tam kağıtları alacakken ani bir rüzgar çıkar. çıkmasıyla birlikte debussy ve hırsız arkadaşı uçuşmaya başlarlar. notalar artık köprü üzerinde karmaşık melodiler oluşturur. debussy şaşkınlıkla bulutların tepesine çıkarken nocturnes'in tüm notaları kendisine elveda eder.

debussy'i chez georges'de kahvesini içerken tedirgin görenler o sabahki rüyasından habersizlerdir. debussy, bir yandan kahvede köpük macerasına çıkarken diğer yandan da notaların tozunu alır. le mouv'da çalan 2. piyano sonatı- 3. bölüm'le birlikte yan masadaki napoleon bonaparte hayranı ihtiyar hırlamaya başlar.
- fransa'nın taşşakları hep sağlam kalacaktır.
debussy, beklenmedik bir muhabbetin içine giriyor olduğunu hemen farkeder. ihtiyar, takma dişlerini ağzında ustaca oynatır.
- cenazemde marche funébre yerine mozart'ın requiem'ini çaldıracağım. bunu şimdiden vasiyet ettim bile. nedenine gelince; chopin de böyle yapmıştı. işte, bak evlat, ölümümde bile ona saygılarımı sunacağım. ama ne olursa olsun fransızlar hep yenilerini getirecekler. bonapart'ın dediği gibi: bunun için bir paris gecesi yeterli olacaktır.
debussy, muhabbete dahil olamayacak kadar meşgul olduğunu farkettiğinde izin isteyip lavaboya kalkar. en azından çiş molasını yerinde kullanıp; hem ihtiyacını gidermesi hem de ihtiyarın hayat hikayesini dinlemek zorunda kalması olasılığını bitirmesi bakımından bunun doğru zamanlama olduğunu düşünür. yanılacaktır.

3 dakika 42 saniye sonra geri döner. bu süre, ne işemek için kısa, ne de sıçmak için uzun bir süredir. bu bakımdan bay debussy, ya çok yavaş işemiş, ya da hızlı sıçmış olmalıdır.
- lavabonuz harika mösyö, fakat musluğunuzda bir sorun olmalı.
- hemen baktırıyorum efendim.
debussy, masasına geldiğinde lavabo musluklarından daha fazla endişelenmesi gereken bir durumla karşılaşır.
- yok! çalışmalarım!.. mösyö.. mösyö.. bakar mısınız?
- buyrun efendim?
- masamda bir dosya bulunmaktaydı, hatırlıyor musunuz?
- evet. saatlerdir beraberdiniz.
- sanırım burada bir hırsızlık olayı yaşanmakta.
- nasıl olur? burası nezih bir mekandır bayım. bu tür vakalar daha önce cereyan etmemiştir hiç. çalındığına emin misiniz?
- kendisi ayaklanıp gitmediyse...
- böyle bir ihtimalin olmadığını biliyoruz da, çok önemli miydi peki?
- ne demek çok önemli miydi! senden yıllar sonra insanlar onları dinleyecekler. belki otel partilerinde, belki tiyatro sahnelerinde, belki de burada çalınacak.
- burada çalındı zaten!
- dalga mı geçiyorsunuz! müzikal bir olaydan bahsediyoruz.
- adınızı bağışlar mısınız?
- claude.
- claude, ne?
- claude achille.
- claude achille, ne?
- claude achille debussy.
- claude achille debussy, ne?
- bu kadar.
- bakın bayım, burada kaybettiğiniz bir eşyanızdan dolayı bana bu şekilde davranamazsınız. lütfen sakin olun ve soğukkanlı davranın.
- sanata eşya gözüyle bakabildiğim sürece soğukkanlı olabilirim ama böyle bir durum söz konusu değil. üstelik, ben malımı kaybetmedim, çalındı.
- bakın bay kıloyd..
- claude.
- bay claude.. mantıklı düşünün; buraya her gün onlarca müşteri gelir. hepsi bir bardak kahve içse bu, tuvaletlerini getirir. hepsi eşyasını, ya da sizin deyiminizle malını diyelim, bırakıp işemeye gitseler..
- ben işemedim.
- önemli değil.. bu yüzden onları kaybetseler, sonra benden bunun hesabını sorsalar sizce ben bu mekanı işletme gücünden yoksun kalır mıyım, kalmaz mıyım?
- bu mantıkla eşyaları araklasanız suçlu olmayacaksınız yani.
- ne demek istiyorsunuz! şahsımı böyle bir ithamla suçlayamazsınız.
- hani, müşteri her zaman haklıydı? istisnalar var yani.
- haklısınız ve bakın ki müşterisiniz. hırsızlar her yerde. en iyisi siz polise başvurun.
- öyle yapacağım. kusura bakmayın, sizi de kırdım, fakat benim için çok değerliydi.
- önemli değil efendim. umarım bulursunuz.
debussy tam giderken kolunda bir işletmeci eli olduğunu düşünür. dönüp bakar ve teyit eder.
- ne oldu?
- hesap.
- hesap mı! az önce sizin dükkanınızda başıma gelenlerden sonra bir de hesap mı istiyorsunuz! siz bana hesap verin! bu ne lakayitlik?
- efendim; dört patatesli börek, iki açma, iki peynirli poğaça, bir tabak da elmalı kek yemişsiniz. bunlarla birlikte dört küçük çay ve iki fincan da kahve içmişsiniz. şimdi de ödemeyeceğim diyorsunuz. malınızı ben çalmadığıma göre üstelik, siz de benim malımı çalamazsınız.
- sizin pastanız, böreğiniz benim evimde çalınsaydı, siz de piyanomla bir kaç notalık deneyim yaşasaydınız ben sizden para istemezdim.
- tabii ki. bu durumda da ben sizden para istiyor olurdum.
- ne paragöz bir insanmışsınız yahu. besteler gitti diyorum.
- benim de besteler gitti, sizin midenize.
- vermiyorum.
- o halde mahkemede görüşeceğiz bay claude achille debussy.
- sikerim böyle işletmeyi lan!

bildiğimiz kadarıyla "telif hakkı" ilk kez onun tarafından gündeme taşınır. paris'in bir restoranında yemek yerken kendi eserlerinin çalındığını görür ve kızar. restoran sahibi, yediği yemeklerin ücretini istediği zaman o kararlılıkla ödemeyeceğini, çünkü kendi yaptığı eserlerle para kazanırken kendisine sorulmadığını, bu yüzden eserlerinden kazanılan gelirin yediği yemeklerin karşılığı olarak kabul edilmesi gerektiğini söyler. bu düşünceye itiraz eden restoran sahibi cevabını mahkemede alır ve adalet, claude achille debussy'yi haklı bulur.*

15.3.11

Ogly'nin Gereksiz Hikayesi

-Lanetli Akşam Yemeği-

ogly ve ebeveynleri, mrs. smith, mr. smith, mrs. ponchik ve görümcesi mrs. defoe. kalabalık bir akşam yemeğinin sadece bir kısmıydılar. kısımdılar ve insandılar. hasım değil, hısımdılar. akşamı lanetli yapabilen, mr. smith'in matrix üçlemesi sonrası kabaran anlamsız gururu ve kendince yücelen karizması sonrasında hole kusması değildi. jack london kitaplarını her defasında yarım bırakmasının altında yatan maymun iştahlılığı da değildi. mrs. smith de keza başladığı bir kitabı hiç bir zaman bitiremezdi. belki de hastalığa varan bir seks yapma sorunları vardı. aynı anda boşalırlar, aynı anda konuşurlardı. tıpkı aynı anda seviştikleri gibi. mrs. ponchik ve mrs. defoe'yse uzaktan bakıldığında hikayeyi doldurmak amaçlı kullanılan tiplere benziyorlardı, yakından bakıldığında ise çok çirkinlerdi. sarkık memeliler yarışmasında altın ve gümüş madalya almış gibiydiler. mrs. ponchik altındı.. ogly 4 yaşlarında, çirkin, enerji koleksiyonu yapan, bu yüzden pek hareketsiz takılan bir çocuktu. sağlık sorunları yoktu ama her an olacakmış gibi görünebilen bir izlenimi vardı. maldı. ebeveynleri ogly'nin üzerine çok düşerlerdi. bu yüzden ogly'nin vücudunda bazı morarma izlerine rastlamak mümkündü. hafif yaralarla o süreçleri atlatıyordu ogly. fırtınaları içinde kopartmak ona yeterdi. bir gün babası onun yatağının altında bir kavanoz bulduğunda şaşırmamıştı ama aynı baba o kavanozun içinde ölü böcekler gördüğünde şaşırıp metal çığlıklar atmıştı. ogly'nin böyle garip koleksiyonları vardı. bir rivayete göre de ogly'nin büyükbabasının 17 yaşında başladığı söylenen orta parmak tırnağı koleksiyonu varmış. kestiği her tırnağını, -sadece orta parmaklarınınkileri, bir kavanozda saklarmış. ogly'de büyükbabasının ruhu vardı..
müthiş bir akşam yemeği oluyordu. herkes mesut ve özildi. içeri biri girse ve 'hanginiz mutlu kara murat?' diye sorsa hepsi 'benim!' diyeceklerdi. ogly hariç. o yine suskun ve müşkülpesentti. elindeki oyuncakları birbirleriyle dövüştürüyor, 'çuf, puf, nıkşa' diye kavga efektleri yapıyordu ağzıyla. her defasında da batman, spiderman'i yeniyordu. sonra batman, hayali seyircilere üçlü çektiriyordu. ya da ona benzer bir şeydi. her şey gayet normal ilerliyordu kiiii, o soru geldi: 'oğlum, hadi misafirlere pipini göster!'
ogly pipisini hiç itiraz etmeden gösterdi ve alınamayacak yaşta olduğundan herkes o küçüklüğe hunharca güldü. ogly bu olayı hatırladığında 13 yıl öncesinin o akşamındaki kadar sırıtmayacaktı.


-Ogly'nin İntikamı-

evet, aradan 13 yıl geçmişti. o lanetli akşam herkes ogly'nin küçük pipisine gülmüştü, zaten büyük pipiye de gülünmezdi ve ogly de onların neşelenmelerine neşeli sırıtışlarla karşılık vermişti. ama artık genç, ergen ve abaza bir çocuk olmuştu. içinde nefret, öfke, kin ve hemstır besliyordu. tesadüf odur ki intikam gecesinin konukları arasında oturuş sırasına göre; mr. smith, mrs. smith, mrs. ponchik ve mrs. defoe de vardı. ogly'nin kararı kesindi: hepsine pipisininin yıllar içinde ne kadar değişime uğradığını gösterecekti ve onlarca hunharca gülecekti. belki de mr. smith'in kravatına işeyecek ve ağzıyla bir sweet dreams solosu yapacaktı. önce odasına geçip porno cd'ler taktı pornomatik adını verdiği makineye. bu onun kendine olan özgüvenini yerine getirecek ve gösterinin boyutu büyüyecekti. aşağıdan neşeli sesleri duyuyordu. tam bu anlarda atağa geçmeliydi. porno film de iştahını kabartmaya başladı. o kadar güzeldi ki bu film, çok zevkli hale büründü ogly. evet, şimdi pipi istenen seviyedeydi. biraz daha büyük bir gösterinin perdesi aralanabilir miydi, evet! müthiş zevkli bir gösteri! meleklerin raksı! niyagara şelalesi. karıncalar. elektrikli karıncalar! titriyordu ogly. bu plan harikuladeler sirkinde final gösterisi kıvamındaydı. kalp atışları hızlandı, kasıldı ve sonra rahatladı. birkaç saniye içinde o pipi 13 yıl öncesinin pipisine dönüştü. ogly ekran başında yorgun düştü ve uyuyakaldı. şimdi melekler gibi uyuyordu.

çıkarılmış sahneler:

mr. smith 13 yılın verdiği ağırlığı taşıyamıyordu. vücudundaki kırışıklıklar buruşukluklara cilve ediyordu. henüz teşhisi konmamış bir fermuarı kapama unutkanlığı vardı. bu hastalık dalga geçilmesi ayıplanacak türden değildi. bunu ilk hatırlayan mrs. ponchik'ten başkası olamazdı. çünkü bayan ponchik'in ilgi alanı penislerdi. utanmasa 'penisler ve fermuarın ardındaki gizem' adlı bir kitap çıkarabilirdi. gerçi utanmadı ama çıkaramadı da. belli ki yazma konusunda yeteneksizdi. buna karşın görme konusunda çok iyiydi. mr. smith'in açık fermuarını herkesten önce fark eden oydu. attığı kahkahalar ve işaret ettiği yer neticesiyle herkes mr. smith'in açık fermuarını gördü. smith önce kızardı sonra bozardı ama durumu idare etmeye alışmaya başladı. aslında sempatikleşmişti bile. fakat mimikleri oturmuyordu o sempatikliğe. en önemli sorunlarından biri de sempatik mimik yapamamasıydı. bunu bilmiyordu. şirinleşmenin dibine vurmaya hazırdı ve ayağa kalkıp kollarını açtı koca adam. dedi ki: 'çıkarın pipilerinizi, gösterin birbirinize utançlarınızı!'


*müşkülpesent: [1] zor beğenen.
[2] bir şeyi yapmamak için bahaneler uyduran.

29.1.11

keman çalar, timsah ağlar

caddeye çıktım.
köşe başında saygısız bir orospu gördüm. kanlar içinde yerde yatıyor, vajinasını kaşıyordu. ölürken, zevkine masturbasyon süsü veriyordu.. karlar nota gibi düşüyor, karlar insan gibi üşüyordu.
kalın bir manto ve kirli bir sakalla edebiyatçılara ilham veren o meşhur adamı kürkçü dükkanının camından çakmak gazı doldururken fark ettim. biraz sonra kendini 70 model chevrolet'nin önüne atıyordu. ölümüne sigara süsü veriyordu. yapraklar pantomim yapıyor, sanatçılar göbeğini kaşıyorlardı.
bir başka kaldırımda seyyar bir ressam vardı. 'kürk mantolu madonna'yı çiziyor, sean penn'e benziyordu. en yaratıcı renkleriyle orada sanatı yaşatıyor, en kalın fırçasıyla madonna'yı öldürüyordu. resim can çekişiyordu, müzik ölüyor..
balık lokantasından çıkan sümüklü bir çocukla göz göze geldik. selpağını satmak için üzerime hamle etmeye yelteniyor, bunun için takati kendinde bulamıyordu. suratında o kadar çok sıvı vardı ki, bir insan yaptığı işle bu kadar ters düşemezdi. içinde, içinde bulunduğu dünyayla çok ters bir dünya, dışında, dışlandığı düz bir hayat mevcuttu.
sahile indim.
bembeyaz saçlı bir kadın keman çalıyordu. biraz onu dinledim. çok güzel ve içten çalıyordu. konçertosunu bitirdikten sonra gelip yanıma oturdu ve bir-iki dakika hiçbir şey konuşmadık. İkimiz de hala bu sessizlikte müziğin etkisini yitirmemiştik.

- vivaldi.. vivaldi gibi çalıyorsunuz. alınmayın ve bağışlayın beni böyle bir benzetmeden rahatsız olduysanız ama tarzınız bununla da sınırlı değil bence.

aslında gayet kendine özgü bir tarzı vardı. içimden onu vivaldi'ye benzetmek gelmişti. çünkü, çoğu soğuk otel odalarında yatağa uzanıp odayı keşfeder, oraya hayali bir pikap koyup, klasik plaklar yerleştirirdim ve sessizliği bozardım; böylece istediğim müzisyeni odaya getirir, istediğim müziği dinleyebilirdim, çoğu zaman da vivaldi'yi. o yataklarda öylece hissettiğim şeyleri şimdi sahilde, bu kadının yanında hissetmiştim. hiçbir şey demeden kemana sarıldı ufaktan. sanki, ‘vivaldi benzetmesinden rahatsız olunur mu, aptal!’ der gibi bir ufaktan sarılıştı bu. yayı, tellerle buluşturur buluşturmaz da ışınlanarak caddeye iniyordum. kalın mantolu-kirli sakallı adamla saygısız orospu el ele kitapçıdan çıkıyorlardı. kadın, elindeki charles bukowski’nin ‘ölüler böyle sever’ kitabının sabırsızlıkla önsözünü okuyor, adam çakmağını ateşliyor, caddenin en naif restoranını arıyordu. aynı anda restorandan sümüklü çocuk çıkıyordu. düşmek üzere olan en taze sümüğünü cebinden hızlı bir silahşör eliyle çıkardığı selpakla temizliyor, öğle tatilini etli soteyi midesinde hazmederek bitirirken babasının elinden ayrılıp arabaya biniyordu. elinde habire salladığı fırçasıyla orkestraya şeflik eden seyyar ressam madonna’sını bitiriyor, onu da yenilerin arasına yerleştiriyordu. yanına gidip fiyatını sorduğumda neredeyse ekmek parasına tablosunu bana satabileceğini söyledi. karşıdaki lokantayı gösterip ana menüye bakabileceği bir sandalyesi olursa, bu öğle yemeği için bana minnettar kalacağını, tablosunu evimin en barok kokan yerine asmamın iyi olacağını söylüyordu. kalakaldım.
sanırım müzik durmuştu.. ’beyaz saçlı kadın kemanını çalarak uzaklaşır, gece soğuk otel odasına dönecek adam tek başına dalgaların sesini dinler’di.. edebiyat ihtiyaç molasındaydı.

19.1.11

sanatı katleden adam

mahalleye bir şair taşınır. meydanın en büyük kahvehanesinde sakinlere sanat sunar:
''- çıplak bedenime sarılan bir öksüz ol!
elbiselerimin ve ruhumun arasında
ya kalın bir manto gibi yağmurdan sakınayım seni
ya da ruhuma sarayım bedenini
korkma!
ısıtacak aşk bizi, bu şubat ayazında.''

herkes, alkışlıyordu bu sözleri. sonra o adam lafa girdi:
''- şubatları fena soğuk oluyor azizim, senin gocuk da içten yünlü galiba. iyi ısıtır vallahi. öksüzü de ayrı bir ısıtır he. hehe..''
şair şaşkındır:
''- ama böyle olmaz. böyle olmaz ama.''
tarkan filmlerindeki babacan sesli o adama benzer bir kahvehane sakini vardır, o atılır:
''- siz onun kusuruna bakmayın. tam idrak edemedi o.''
''- ama olmaz böyle. hayır. lütfen!''
''- ben onun adına sizden özür dilerim.''
''- adı ne?''
''- kamil.''
''- pekiyi, sorun değil. yitirilen bir nefes gibi unuturum hemen, umarsızca.''
''- güzel gocukmuş kanka.''
''- ama bakın hala yani..''
''- oğlum git buradan. şair efendiyi kızdırıyorsun.''
''- lütfen ama.''
''- el si vaikiki mi o?''
''- böyle olmaz, lütfen. istirham ediyorum.''
''- kamil bey oğlum, siktir git artık!''
''- lütfen. siktirip gidin.''
''- şair bey!''
''- kusura bakmayın. ağzıma yakışmadığının farkındayım.''
''- tamam, gidiyorum. şiiri beğendim ama.''
''- lütfen.''
''- lütfenine sokayim''
''- ama olmuyor bakın. bakın! lütfen ama.''
''- kamil!''
''- kusura bakmayın hakkı baba. ama şiir bok gibi. öksüzleri sarıp sarmalayacakmış. nerede bu mahallenin onuru!''
''- ama olmuyor böyle sürekli. bakın. hayır ama lütfen.''
''- hala aynı şeyleri söylüyor hakkı baba: hayır, ama, lütfen, bakın, olmaz, hayır, lütfen. mal bu bence.''
''- ama olmadı yine şimdi bu. hayır.''
''- şair bey oğlum, siz de biraz abarttınız gerçekten, şimdi düşününce..''
''- olmadı hiç yine bu şimdi, yok, hayır. lütfen.''
''- şair bey oğlum tamam, yeter artık, uzatmayın siz de isterseniz.''
''- lütfen ama olmadı, hayır.''
''- af edersiniz ama siz de saçmalıyorsunuz ikidir şair bey.''
''- yakışmadı bu şimdi, hiç oldu mu!''
''- şair bey, gidin.''
''- mu oldu hiç, şimdi bu yakışmadı!''
''- siktir git lan amına koduğumun şairi!''

hakkı baba'dan oldukça sert bir tavır olmuştu bu. kamil de sinirlenmişti bu pervasızlığa büsbütün:
''- siktir git lan buradan uğursuz iblis!''
''- ama şimdi..''
''- siktir git lan!''
''- sonbaharda düşen yapraklar gibi sararıp
düşerim bir gönül limanına bu kentten
ayrılıklar böyle acı ve tuzsuzken
büsbütün kaplar derinimi yalnızlık.''
''- senin ananı avradını.. siktir git lan, ibnenin oğlu!''
''- mevsimlerin elvedalarını sakladım yüreğime..''
''- adam gitmiyor.''
''- ve vedalar bıraktım yarının mevsimlerine..''
''- biz mi gitsek hakkı baba?''
''- sonbaharda ilk bahar, ilkbaharda son bahar gibi..''
''- haydi beyler, kalkalım buradan en iyisi.''
''- kattım seni yüreğimin dibine.''
''- şiir de bok gibiymiş.''
''- ama böyle olmuyor, lütfen ama.''
''- uzayalım beyler.''
''- lütfen.''

ve böylece kaçar olmuş kahvehane ahalisi şair efendinin yanından.
''- ama hayır şimdi, olmadı böyle, lütfen, bakın.
siktir git lan ibne!
''- lütfen.''

17.1.11

kürk mantolu madonnam*

''- Aşk hiç de sizin söylediğiniz basit sempati veya bazen derin olabilen sevgi değildir. O büsbütün başka, bizim tahlil edemediğimiz öyle bir histir ki, nereden geldiğini bilemediğimiz gibi, günün birinde nereye kaçıp gittiğini de bilmeyiz. Halbuki arkadaşlık devamlıdır ve anlaşmaya bağlıdır. Nasıl başladığını gösterebilir ve bozulursa bunun sebeplerini tahlil edebiliriz. Aşka girmeyen şey ise tahlildir. Sonra düşünün, dünyada hepimizin hoşlandığı bir çok kimseler, mesela benim hakikaten sevdiğim bir çok dostlarım vardır. Şimdi ben bütün bu insanlara aşık mıyım?''
Galiba bir rüya haliydi. Bir melek gülücükler saçarak yanıma iniyor ve bana şunları diyor: 'Sana, seni önemsediğimi kanıtlayacak bir şey veriyorum.' Hediyeyi alıyorum. Meleğin ihtişamına öyle bir kapılıyorum ki, verdiği hediyeyi oracıkta unutuveriyorum. Ertesi gün tekrar geliyor ve akla ziyan küstahlığımı tebessümüyle yok sayıyor. Benim Sabahattin Ali şiirleriyle ve Madonna şarkılarıyla meşgul bir zamanımda yine en az hediyesi kadar güzel elleriyle bana bir kitap uzatıveriyor. Yine de önyargıyla okumayacağıma söz veriyorum. Bu meleğin güzelliğine kapılarak, sırf bu yüzden kitabı seversem Sabahattin Ali'ye büyük bir haksızlık yapacağımı düşünebilecek kadar gücü bulmayı bekliyor, başarıyor, okuyorum. Önyargısız, soluksuz, hecesi hecesine..
''- Evet. En çok sevdiğinize hakikaten ve diğerlerine birer parça aşıksınız!''
''- Şu halde neden beni kıskanmadığınızı söylüyorsunuz?''
''- İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.''

Şu sanatçıların akıldan geçen kalbe konan yapıtları neden umumiyetle en cuk ve en beklenmedik anlarda hayatıma düşer bilemiyorum. Üstelik elinden zehir olsa içeceğiniz birileri size şerbet veriyorsa böyle anlarda, otobüste yaşlı bir insana yer verdiğiniz zamanların mahsulünü toplarmış gibi hissediveriyorsunuz kendinizi sanki. Aşk'ın ruhuna büründükten sonra gücünü de öğrendim ve Sabahattin Ali bunu iyice kalbimde pekiştirdi. İşte aşkın gücü hakkında benim kalbime kesin kanıtlar sunabilmeye yeten ama şifresini pekala çözemediğim bu his hakkında Raif'in içsel, edebi cümleleri: 'Nasıl oluyor da bir insan diğer bir insanı bu kadar çok mesut edebiliyor?' Bu soruyu nasıl cevaplamak uygundur? Ya da bu aranan cevap mümkün müdür? 'İnsanın içinde ne müthiş kuvvetlerin saklı olması lazım!' Bunu anlatmaya çalışmak çaresizliğe örnek teşkil edebilir mi? O halde hissetmek, çaresizliğe çözüm olabilir mi?
''- Benim beklediğim aşk başka! O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka... Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilmez bir istemek!''
Bana uyumadan önce bir hikaye anlattınız ve var olan uykumu da kaçırdınız! Sevginin de, nefretin de aşktan geldiğini anlattınız. Zaten dönüp durur olduğum daireyi bana peydahladınız. Türlü hayatların içine sokup çıkardınız. Suç ve Ceza'yı hatırlattınız, Genç Werther'in Acıları'nı gösterdiniz, Ümit Yaşar Oğuzcan yüreğinden bir kopyamı çıkarttınız. Geçen geceki melek tekrar çıkıverdi o zaman. Kitabın henüz yarılarındayken bana nasıl gittiğini sordu. Raif Bey'den parçalar taşıdığımı söylercesine onu sevdiğimi ilettim ve benim Kürk Mantolu Madonnam, o ihtişamlı melek, bana Maria'nın ruhunun, sanki onu kendisi taşıyormuşcasına anatomisini çizdi. Aslında ben kendimi, Raif Bey'i, Maria'yı tapusunu imzaladığım o dairemde benimser, sever olmuştum. Meleğe, aşkın tüm bu güçlerine dayanarak, Raif Bey'in Madonna'ya bunu hissettirmesi gerektiğini söyledim. Sabahattin Ali'de biliyordu bunu. Oysa Raif Bey kelimelerin güçsüzlüğüne yenikti. Doğaldı. Anlıyor ama anlatamıyordu. Bunu o da başaramayacaktı. 'Maria' dedim yüz bin kere, 'Maria!' Anlayabilecek misin? Görebilecek misin? Sorgularına, korkularına ve hükümlerine hak ettikleri yersizliği verebilecek misin? Çünkü kalbinde bunlara yer yok senin. Tanrıya, meleklere, kendine, aşka yapman gereken şey gibi: İnanabilecek misin?
''- Bu söylediğiniz bir an meselesidir. İçinizde mevcut olan sevgi, alaka, sarih olarak bilinmeyen bazı vesilelerle, zamanı tayin edilemeyecek olan bir anda, birdenbire birikir, yoğunlaşır, nasıl tatlı tatlı ışıtan güneş ışığı bir adeseden geçtikten sonra bir noktada toplanıyor ve yakmaya başlıyorsa, kuvvetini fevkalade arttıran bu sevgi de sizi sarar ve tutuşturur. Onu dışarıdan birdenbire gelen bir şey zannetmek doğru değildir. O, içimizde zaten mevcut olan hislerin bizi şaşırtacak kadar şiddetlenivermesinden ibarettir.''
Raif Bey'in kalbi keşfedilmesi gereken bir sırdı, yalnızca Maria'nın çözebileceği.. Hep bu sırrı anlatabilmesini bekledim ondan ama yanılıyordum, 'bazı hakikatler var ki bu yolda, anlatırken bile sır kalmalı' denen şey buymuş. Bu hakikat anlatılabilinir miydi? Evet Raif Bey anlatabilmişti, yalnızca ona hapsolarak..
''- Şimdi aramızda noksan şeyin ne olduğunu biliyorum.'' diyordu Maria. ''- Bu eksik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış...''
İşte benim Maria'm inanıyordu. Sırrı boğazından yakalayıverdi. O an meleğe ithafen bir göz kırpıverdim. O yanımda olmadığını sanıyor, ben yanımda olduğunu sanıyordum. Ama aşk.. Aşk, onun içimde olduğunu biliyordu. İşin gerçeklik kısmı yalnızca teferruattı. Romandan sonra tekrar yalnız kaldık. Som sessizlik benim için cümleler yaratıyordu:
Seninleyken zamanın her saniyesi değerlendirilmeli; yanımdayken gözlerinle, saçlarınla, ellerinle, dudaklarınla.. içimdeyken tanrısallığınla..