23.5.11

pan'ın labirenti ve marv'ın düşüşü

masumiyet, kötülüğün asla hayal edemeyeceği bir güce sahiptir.
bir erkeğin götünde çıkan ilk kılların hangi yaş aralığına geldiğini tahmin edebiliyorum ama muhtemelen yanlış tahmin edebiliyor olduğumdan sadece tahmin edebiliyorum. lisa'yla dönüyor, pan's labyrinth filminin dvd kapağına bakınıyorum.

ilk sakinlik mertebesine ulaştığım an şuydu: 900'lü hatları aradığım için babamın tükürüklü alfabesini dinliyordum. bazı konuşmalarımda bahsettiğim halı desenleri inceleme bilimi adına çalışmaya başlamaya karar vermemin ilk günü.
- seni orospu çocuğu... kusura bakma hayatım. senin yaşın kaç, başın kaç! bre utanmaz, densiz! biz seni böyle mi yetiştirdik! bu fatura ne böyle! kaç tane siktiğimin sıfırı var burda, görüyor musun!
bu öfke aslında yetiştirilme dönemime yaptığım saygısızlık değil, faturanın bol sıfırlı görüntüsüne duyulan bir duyguydu. babam tarafından sikilen fatura gibi görünse de aslında benim eylemlerimdi. zaten fatura da benim eylemlerim sonucu oluşan bir kalabalık sıfırlar kompozisyonuydu. teori ve pratik öylesine uyumluydu ki, bağlantı numarası 0900 ile başlıyordu.
0900 **0 *0 *0.
doğruyu söylememek gerekirse...!

edebiyat öğretmenimin 'doğru, her yerde doğru değildir' felsefesine duyduğum saygı kimine göre yalakalık, kimine göre alabalık idi. alabalık taraftarları gerçekten saçma bir guruptu ama durumun yalakalık düşüncesine sahip kesimi sikimde bile değillerdi. onlar piç kurularıydı ve bu doğruydu. onlara bu tespitimden hiç bahsetmedim, çünkü doğru, her yerde doğru değildi!

- amına koduğumun çocuğu... pardon hayatım. sen hayatında hiç para kazandın mı! para kazanmanın ne demek olduğunu biliyor musun! sana her şey güllük gülistanlık zaten. yediğin önünde yemediğin arkanda. kaç yaşına geldin, işin gücün serserilik, ibnelik!
aslında 900'lü hatları hiçbir zaman aramamıştım. halımız çok güzeldi. zihnimi ikiye böldüm. birini kapattım.
modern el dokuması halısı zihnimin açık kalan tarafıyla inceden bağlar kuruyordu. beni içine doğru çekiyor, bana hükmediyor, benimle sevişiyordu.
- sana bir şey anlatırken yüzüme bak!

aklımın odaları dolup taşıyor gibi oluyordu. hepsine de onun desenlerinin gözümün içinden açılan bir tünele hücum eden çizgileri yerleşmişti. içimden cennete ulaşmak için yola çıkmaya hazır onbinlerce ruh ayaklanmaya hazırdı. kitaplarına, meleklerine, peygamberlerine inanıyordum. cennetini de görebiliyordum. beni bekleyen tüm hurilere yetecek kadar enerjiyle doluydum. işte birisi karşılama töreninde ilk sıradaydı.
-merhaba.
hemen arkasında birisi daha.
- merhaba.
merhaba efendim, merhaba.
- merhaba.
- hoşgeldiniz.
- bu ne güzel sürpriz.
- yerinizi ayırttık.
- şöyle geçin.
- böyle buyurun.
- üstünüzdekileri çıkaralım.
- ne tatlısın sen öyle.
- daha önce böyle kalça görmüş müydün yakışıklı?
- göğüslerimi yağlamama yardım eder misin tatlım?
- şeker şey.

hepinize yetecek kadar malzemem var. ben ne 900'leri aradım, ne de bu zamana kadar biriyle birlikte oldum. yeterince yeterli olacağım. emin olabilirsiniz. yüzünüz öylesine güzel ki, ne de olsa hurisiniz siz..
- o pörtlek gözlerine biraz italyan oturuşu, o tombiş yanaklarına da bir parça fransız öpücüğü kondurmama izin ver yakışıklı.
-seni göt oğlanı!
evet. babamın tokadıyla gelen bu ses dalgası ve hurilerin kayboluşu ve acı ve şaşkınlık ve yavşaklık ve amına koyduğumun hayatı.
- vay ibne!
- vay ahlaksız!
- seni hergele!
- eşşoğuleşek!
- densiz.. terbiyesiz.. utanmaz.. arlanmaz.. serseri.

herbiri için ayrı bir tokat. tokat'ta yaşanan olay için ayrı bir ironi. hayatın anlamsızlığı için ayrı bir nefret.
ceza: günü en küçük odada yalnız başına geçirmek ve akşam yemeğinden men.
hayal: salon halısı.
tutku: 900'lü hatların ardına saklansa bile ulaşılmaya değer bir günah aşk.

kural 1: iyi espri sorgulanamaz.
insanları, okurken boşaltabilmeyi düşlemek aslında hiç başarılamayacak bir fikrin hayaline kapılmaktan mı ibarettir? ya da, yeteneksiz bir okurun bunu reddedişinin ardında yatan seks hikayeleri hayranlığının gizliliğine sığındığı dünyası benimkinden kaç cm. eksiktir? işte bu yüzden benim mahlasım: zenci.

'zenci'yi okumak haftasonlarımın en güzel olayıydı. bir de öyle farklı hayal dünyası vardı ki, sanki yaşlılara çocukluğu, evlilere bekarlığı, bakirlere seksi anlatıyordu. onu civardaki en ucuz dergilerin arasından alıp okuduğum için ekonominin ne kadar da geliştiği düşüncesine kapılıyordum. belki de asla hakettiği paraları alamayacak olması ben de şaşkınlık uyandırıyor, bağsur etkisi yaratıyordu. ikinci sakinlik mertebesine ulaştığım an şuydu: kalın kafalı bir ev sahibim vardı. sesini kalınlaştırarak konuşmanın kendisinde ayrı bir karizmatik taraf olduğuna inanırdı. vücut diliyle bahsettiği özelliklerinden kendisini şıp diye tanımlamamın olasılığını düşük buluyor yanılıyordu ama bunu bilmiyordu tabii.
vücut dili: penis kalınlığı. şıp!
vücut dili: cüzdan kalınlığı. şıp!
vücut dili: bilgi-tecrübe kalınlığı: şıp!
kendi şahsi dili bile kalındı. kime benziyordu biliyor musunuz: sin city'de mickey rourke'un marv'ına.
güneşin en tepede olduğu saat diliminde zenci'yi okuyordum.

MARLON BRANDO OLMAMAK

genel olarak genellemelerden hoşlanmam. yargılarda bulunmaların insanlara zafiyet verdiğini düşünüyorum. size işe yarar bir hakikati daha iki buçuk sakız parasına aldığınız bu dergiden ulaştırıyorum: son günlerde erken boşalıyorum. genellikle gece yarısını beş geçe. söylediğim gibi: genellemelerden hoşlanmıyorum!
beni bukowski'nin yeni bedeni gibi görenlere büyük yanılgı içinde olduklarını belirtmekten şeref duymuyorum, aksine sıkılıyor ve sikiliyor hissediyorum. ben yaşadığına bile inanılmayacak türden olanım. çünkü ben dünyanın en iğrenç götüne sahip olanıyım. sizlere muhteşem ses kaydedicimden şuan sifonu bozuk klozetimin tam üstünden yazıya dökülecek cümlelerimi sunuyorum. buradaki bok kokusunu koklamak zorunda kalmadığınız ve hiç bir alfred hitchcock filmi izlemediğiniz için şanslısınız. bugün yine oturduğumuz yerden bir çılgınlık yapacağız: marlon brando olmayacağız! hem komünist takılıp hem de çin'de umumi bir tuvalet bekçisinin yapacağı işi rahatça yapabileceğimi düşünürken, tek postalık kerhane parası haftalığımla sizlere sıçarken seslenmemi mazur göreceğinizden eminim. bugünkü hikaye en boktan olanı. absürd..ironik..kronik.
- önceki hayatında marlon brando olduğunu iddia eden biriyle ne konuşabilirim ki?
- paris'te son tango'yu sor. o filmi severim. ışıkçısı kimmiş mesela, bilmek istemez miydin?
- jason o'brian.
- ciddi misin?
- hayır. sence ciddi bir suratım var mı?
- var tabii. hele ki ıkınırken.
- tuvalet kilidi bozulduğundan beri özel hayat denen şey kalmadı burada.. smith hakkında diye bir filmi vardı onun. belki ondan muhabbet açarım.
- o filmde jack nicholson oynuyordu.
- ha marlom brando, ha jack nicholson, ne fark eder?.. ıkınmalarımdaki yüz ifademi hatırlıyor musun?
- iki sene öncesinden kalma iddiamızı kaybettiğini hatırladığım gibi. ödenmemiş bir kıç öpme borcunu hatırladığım ve göt kıllarının ilk kaç yaşında çıkmaya başladığını itiraf etmen gerektiği...
- tamam tamam. hatırlamana sevindim. diyeceğim o ki, o yüz ifademi gözünün önüne getir.
- kravatına kusarsam götüme şaplak atmayacağına söz veriyorsan.
- ben aynı ifademin kalıbını kaka olarak sıçabiliyorum.
- o da bir şey mi, ben richard gere'i sıçmıştım.
- madonna'yı sıçtım.
- mastürbasyon yapan madonna'yı sıçtım.
- öpücük veren fransız haritasına ne dersin?
- eifel kulesini aşağı bırakıp götüne geri sokmayı dene.
- marilyn monroe'yu domalmış şekilde sıçmıştım. sonra üzerine boşaldım.
- şu, marlon brando, ne iş yapıyormuş?
- oyunculuk sınavlarına hazırlanıyormuş galiba.
- ironik.
- kronik..


kuş mu öttü, dedim bu sırada. hay aksiydi! yeni kapı ziline bir türlü alışamamıştım. anlamsız bir süratle koşup kapıyı açtım ve karşımda mickey rourke'un marv'ı vardı. en ilginç huylarından biri: davet edilmeksizin içeri dalmaktı, öyle yaptı.
- marijuana içen mona lisa tablonuzu salonunuzun ortasına asmakla pek iyi etmemişsiniz. dekorunuza pek uymamış gibi görünüyor.

kural 2: kötü espride konuyu değiştir.
tek derdi boktan dairesinin duvarlarıydı. antipaikliği bende bakiydi. konuyu kira arttırımına getireceği vücud diliyle belli oluyor, vücudu her geçen ay daha da şişiyordu. geometride bir yamuğa örnek teşkil ediyordu. tahmin ettiğim gibi asıl konuya geçiş yapıyor, bu geçiş esnasında altına işeyen küçük çocuk suratına sahip olduğunu bilmiyordu. zihnimi ikiye böldüm. birini kapattım.
kira zammı, duvar çivileri, dökülen boyalar, apartman aidatları gibi meseleleri derinden anlattığı tüm süre zarfında orada olmayan adam oldum. marijuanalı mona lisa'yı inceleyen billy bob thornton gibiydim. ne güzel bir fotoğraf. katharine hepburn'e bile bu kadar uzun baktığımı hatırlamıyorum. mona'yla işi pişirirken kendisinin buna hem üzülüp hem de sevindiğini hissettim. elindeki marijuanaya bakıp 'çabuk dönsün' diyordum. marv'ın esprili hali yerini ciddileşen bir tavra dönüştürmüş olmalı ki, işeyen küçük çocuk suratının yerini sıçan yaban domuzu suratı aldı. ondan sıkıldım. lisa'dan izin isteyip mutfağa gittim. geri gelip marv'ın gözüne bıçağı sapladım. acıdan kıvranarak yere atladı. şişko göbeğinin altındaki kısa pantolonunun kemeri koptu. götü o kadar kaba gösteriyordu ki, deliğinin tam ortasına iki kere sapladım. yerime geçip bir duman daha aldım.
bir erkeğin götünde çıkan ilk kılların hangi yaş aralığına geldiğini tahmin edebiliyorum ama muhtemelen yanlış tahmin edebiliyor olduğumdan sadece tahmin edebiliyorum. lisa'yla dönüyor, pan's labyrinth filminin dvd kapağına bakınıyorum.

- hoşgeldiniz. bana bay çözüm derler. bu da yardımcım, bay yardımcı çözüm.
- merhaba. ben marlon brando. sana reddedemeyeceğin bir teklif yapacağım.
- ne yapacaksın? bahşiş mi vereceksin? ha..ha..haa..

zenci.

21.4.11

Bay Debussy'nin Enteresan Öyküsü

- vay edepsiz! dur, kaçma!
der debussy.
- özür dilerim bay debussy ama kaçmazsam yakalarsınız.
koşmaya devam ederler.
- seni karıncayiyen suratlı. elbet yakalayacağım.
- aslen termit yiyicidir onlar. karınca yemezler.
- ne demeye çalışıyorsun sen?
- karıncayiyenler karınca yemezler bay debussy. termit yerler.
dururlar.
- bir dakika. o halde neden karıncayiyen derler?
- çünkü termitler karıncaya benzerler.
debussy bir süre düşünür.
- gel buraya.
- olmaz efendim. gelirsem de yakalarsınız.
- zaten yakalayacağım. hiç değilse terlemeyelim. duştan yeni çıktım.
- spor yapmak sağlığınıza iyi gelir. üstelik bu şişko göbeğinizi yenisiyle değiştirdiğinizde bayanlara karşı şansınız artacaktır mutlaka.
- bana ha!
koşuşturma yeniden başlar.
- saygısızlık etmek istemem ama efendim, bu göbekle beni yakalamanız mümkün değil. ancak bir kaplumbağaya rakip olabilirsiniz.
- lisede atletizm takımına seçilmiştim. hala o günlerden bir kaç numara hatırlıyorum.
- nasıl seçildiğinizi tahmin edebiliyorum efendim. olduğunuz yerde dursanız bile göbeğiniz finişi görür.
- vay edepsiz.
debussy hızını arttırır. tüm gücüyle koşmaktadır şimdi.
- seni aptal hırsız. hapsi boylayacaksın küçük hergele. o kağıtların kılına zarar gelirse seni öldürürüm.
- anlaşılan bu durumda hapsi siz boylayacaksınız bay debussy.
- evet, seni de eşek cennetine yollayacağım.
debussy tüm gücüyle kovalamasına rağmen alaycı tavırla koşan hırsız peşinde başarı sağlayamayacak gibidir. dururlar.
- isterseniz bir sigara molası verin efendim. sizi beklerim.
- boşver. nasılsa hırsız peşinde koşmaya çıkarken yanıma sigara almayı unutmuşumdur.
- isterseniz bende var efendi hazretleri.
- bir hırsızın malına ihtiyacım yok. devam edeceğim.
- o halde devam edelim.
koşuşturma kaldığı yerden devam eder.
- aslına bakarsanız sizi tebrik etmek istiyorum. hantal vücudunuza rağmen müthiş bir özveri gösteriyorsunuz. çabanızı takdir ediyorum.
- sen dalga geç bakalım ibibik kuşu.
- aynı familyadan olmamıza sevindim. keza bir baykuşun endamını hatırlatıyorsunuz.
- neden bu kadar yavaş koştuğumu bilmiyorum. şimdiye kadar seni çoktan yakalamış olmam gerekirdi.
- bunun olması için rüyada rüya görmüş olmanız gerekirdi bay debussy.
pont des arts köprüsüne ulaşırlar.
- harika bir manzara değil mi efendim? fly me to the moon'u söylemek ister misiniz?
- ver şu kağıtları. sanırım seni yakalayamayacağım.
dururlar.
- haklısınız efendim. beni yakalamanız gerçekten de bir mucize olur. doğrusunu söylemek gerekirse benim de anam ağladı. ne siz daha fazla kovalayabilirsiniz, ne de ben daha fazla kaçabilirim.. gördüğünüz gibi şimdiden aramıza bir mesafe koymuş görünüyoruz.
- la mer, iberia, masques.. ve.. ve.. nocturnes. en yeni eserlerimin, tek bir insan bile duymadan üstelik, senin elinde pont des arts köprsündeki belirsizliğinin endişesiyle daha fazla zaman geçirmek istemiyorum. bunu yaparak eline ne geçecek diye sormanın da ironisindeyim, o kağıtlar elindeyken.. haydi, ver onları bana.
- pekiyi, hadi gelin alın.
- verecek misin yani?
- tabii ki efendim. ne de olsa sizin malınız.
- o zaman bütün fransa'yı bana ne diye turlattın be... densiz!
- bay debussy'le pont neuf'u izlemek herkese nasip olmaz, değil mi bay debussy?
yavaş yavaş yaklaşır debussy.
- bunun için hırsızlık yapman gerekmezdi. telefon edip anlamsız bir buluşma ayarlamaya çalışabilirdin.
- çağımızda sanatçıların ancak kendileriyle ilgili meselelerde duyarlı olduklarını duymuştum. sizi ayrı bir kefeye koymak gerek efendim. baksanıza, bu eşsiz manzarayı benimle birlikte izlemek için nasıl da koşa koşa geldiniz.
- ukalalığı bırak. ver şunları.
debussy, tam kağıtları alacakken ani bir rüzgar çıkar. çıkmasıyla birlikte debussy ve hırsız arkadaşı uçuşmaya başlarlar. notalar artık köprü üzerinde karmaşık melodiler oluşturur. debussy şaşkınlıkla bulutların tepesine çıkarken nocturnes'in tüm notaları kendisine elveda eder.

debussy'i chez georges'de kahvesini içerken tedirgin görenler o sabahki rüyasından habersizlerdir. debussy, bir yandan kahvede köpük macerasına çıkarken diğer yandan da notaların tozunu alır. le mouv'da çalan 2. piyano sonatı- 3. bölüm'le birlikte yan masadaki napoleon bonaparte hayranı ihtiyar hırlamaya başlar.
- fransa'nın taşşakları hep sağlam kalacaktır.
debussy, beklenmedik bir muhabbetin içine giriyor olduğunu hemen farkeder. ihtiyar, takma dişlerini ağzında ustaca oynatır.
- cenazemde marche funébre yerine mozart'ın requiem'ini çaldıracağım. bunu şimdiden vasiyet ettim bile. nedenine gelince; chopin de böyle yapmıştı. işte, bak evlat, ölümümde bile ona saygılarımı sunacağım. ama ne olursa olsun fransızlar hep yenilerini getirecekler. bonapart'ın dediği gibi: bunun için bir paris gecesi yeterli olacaktır.
debussy, muhabbete dahil olamayacak kadar meşgul olduğunu farkettiğinde izin isteyip lavaboya kalkar. en azından çiş molasını yerinde kullanıp; hem ihtiyacını gidermesi hem de ihtiyarın hayat hikayesini dinlemek zorunda kalması olasılığını bitirmesi bakımından bunun doğru zamanlama olduğunu düşünür. yanılacaktır.

3 dakika 42 saniye sonra geri döner. bu süre, ne işemek için kısa, ne de sıçmak için uzun bir süredir. bu bakımdan bay debussy, ya çok yavaş işemiş, ya da hızlı sıçmış olmalıdır.
- lavabonuz harika mösyö, fakat musluğunuzda bir sorun olmalı.
- hemen baktırıyorum efendim.
debussy, masasına geldiğinde lavabo musluklarından daha fazla endişelenmesi gereken bir durumla karşılaşır.
- yok! çalışmalarım!.. mösyö.. mösyö.. bakar mısınız?
- buyrun efendim?
- masamda bir dosya bulunmaktaydı, hatırlıyor musunuz?
- evet. saatlerdir beraberdiniz.
- sanırım burada bir hırsızlık olayı yaşanmakta.
- nasıl olur? burası nezih bir mekandır bayım. bu tür vakalar daha önce cereyan etmemiştir hiç. çalındığına emin misiniz?
- kendisi ayaklanıp gitmediyse...
- böyle bir ihtimalin olmadığını biliyoruz da, çok önemli miydi peki?
- ne demek çok önemli miydi! senden yıllar sonra insanlar onları dinleyecekler. belki otel partilerinde, belki tiyatro sahnelerinde, belki de burada çalınacak.
- burada çalındı zaten!
- dalga mı geçiyorsunuz! müzikal bir olaydan bahsediyoruz.
- adınızı bağışlar mısınız?
- claude.
- claude, ne?
- claude achille.
- claude achille, ne?
- claude achille debussy.
- claude achille debussy, ne?
- bu kadar.
- bakın bayım, burada kaybettiğiniz bir eşyanızdan dolayı bana bu şekilde davranamazsınız. lütfen sakin olun ve soğukkanlı davranın.
- sanata eşya gözüyle bakabildiğim sürece soğukkanlı olabilirim ama böyle bir durum söz konusu değil. üstelik, ben malımı kaybetmedim, çalındı.
- bakın bay kıloyd..
- claude.
- bay claude.. mantıklı düşünün; buraya her gün onlarca müşteri gelir. hepsi bir bardak kahve içse bu, tuvaletlerini getirir. hepsi eşyasını, ya da sizin deyiminizle malını diyelim, bırakıp işemeye gitseler..
- ben işemedim.
- önemli değil.. bu yüzden onları kaybetseler, sonra benden bunun hesabını sorsalar sizce ben bu mekanı işletme gücünden yoksun kalır mıyım, kalmaz mıyım?
- bu mantıkla eşyaları araklasanız suçlu olmayacaksınız yani.
- ne demek istiyorsunuz! şahsımı böyle bir ithamla suçlayamazsınız.
- hani, müşteri her zaman haklıydı? istisnalar var yani.
- haklısınız ve bakın ki müşterisiniz. hırsızlar her yerde. en iyisi siz polise başvurun.
- öyle yapacağım. kusura bakmayın, sizi de kırdım, fakat benim için çok değerliydi.
- önemli değil efendim. umarım bulursunuz.
debussy tam giderken kolunda bir işletmeci eli olduğunu düşünür. dönüp bakar ve teyit eder.
- ne oldu?
- hesap.
- hesap mı! az önce sizin dükkanınızda başıma gelenlerden sonra bir de hesap mı istiyorsunuz! siz bana hesap verin! bu ne lakayitlik?
- efendim; dört patatesli börek, iki açma, iki peynirli poğaça, bir tabak da elmalı kek yemişsiniz. bunlarla birlikte dört küçük çay ve iki fincan da kahve içmişsiniz. şimdi de ödemeyeceğim diyorsunuz. malınızı ben çalmadığıma göre üstelik, siz de benim malımı çalamazsınız.
- sizin pastanız, böreğiniz benim evimde çalınsaydı, siz de piyanomla bir kaç notalık deneyim yaşasaydınız ben sizden para istemezdim.
- tabii ki. bu durumda da ben sizden para istiyor olurdum.
- ne paragöz bir insanmışsınız yahu. besteler gitti diyorum.
- benim de besteler gitti, sizin midenize.
- vermiyorum.
- o halde mahkemede görüşeceğiz bay claude achille debussy.
- sikerim böyle işletmeyi lan!

bildiğimiz kadarıyla "telif hakkı" ilk kez onun tarafından gündeme taşınır. paris'in bir restoranında yemek yerken kendi eserlerinin çalındığını görür ve kızar. restoran sahibi, yediği yemeklerin ücretini istediği zaman o kararlılıkla ödemeyeceğini, çünkü kendi yaptığı eserlerle para kazanırken kendisine sorulmadığını, bu yüzden eserlerinden kazanılan gelirin yediği yemeklerin karşılığı olarak kabul edilmesi gerektiğini söyler. bu düşünceye itiraz eden restoran sahibi cevabını mahkemede alır ve adalet, claude achille debussy'yi haklı bulur.*

15.3.11

Ogly'nin Gereksiz Hikayesi

-Lanetli Akşam Yemeği-

ogly ve ebeveynleri, mrs. smith, mr. smith, mrs. ponchik ve görümcesi mrs. defoe. kalabalık bir akşam yemeğinin sadece bir kısmıydılar. kısımdılar ve insandılar. hasım değil, hısımdılar. akşamı lanetli yapabilen, mr. smith'in matrix üçlemesi sonrası kabaran anlamsız gururu ve kendince yücelen karizması sonrasında hole kusması değildi. jack london kitaplarını her defasında yarım bırakmasının altında yatan maymun iştahlılığı da değildi. mrs. smith de keza başladığı bir kitabı hiç bir zaman bitiremezdi. belki de hastalığa varan bir seks yapma sorunları vardı. aynı anda boşalırlar, aynı anda konuşurlardı. tıpkı aynı anda seviştikleri gibi. mrs. ponchik ve mrs. defoe'yse uzaktan bakıldığında hikayeyi doldurmak amaçlı kullanılan tiplere benziyorlardı, yakından bakıldığında ise çok çirkinlerdi. sarkık memeliler yarışmasında altın ve gümüş madalya almış gibiydiler. mrs. ponchik altındı.. ogly 4 yaşlarında, çirkin, enerji koleksiyonu yapan, bu yüzden pek hareketsiz takılan bir çocuktu. sağlık sorunları yoktu ama her an olacakmış gibi görünebilen bir izlenimi vardı. maldı. ebeveynleri ogly'nin üzerine çok düşerlerdi. bu yüzden ogly'nin vücudunda bazı morarma izlerine rastlamak mümkündü. hafif yaralarla o süreçleri atlatıyordu ogly. fırtınaları içinde kopartmak ona yeterdi. bir gün babası onun yatağının altında bir kavanoz bulduğunda şaşırmamıştı ama aynı baba o kavanozun içinde ölü böcekler gördüğünde şaşırıp metal çığlıklar atmıştı. ogly'nin böyle garip koleksiyonları vardı. bir rivayete göre de ogly'nin büyükbabasının 17 yaşında başladığı söylenen orta parmak tırnağı koleksiyonu varmış. kestiği her tırnağını, -sadece orta parmaklarınınkileri, bir kavanozda saklarmış. ogly'de büyükbabasının ruhu vardı..
müthiş bir akşam yemeği oluyordu. herkes mesut ve özildi. içeri biri girse ve 'hanginiz mutlu kara murat?' diye sorsa hepsi 'benim!' diyeceklerdi. ogly hariç. o yine suskun ve müşkülpesentti. elindeki oyuncakları birbirleriyle dövüştürüyor, 'çuf, puf, nıkşa' diye kavga efektleri yapıyordu ağzıyla. her defasında da batman, spiderman'i yeniyordu. sonra batman, hayali seyircilere üçlü çektiriyordu. ya da ona benzer bir şeydi. her şey gayet normal ilerliyordu kiiii, o soru geldi: 'oğlum, hadi misafirlere pipini göster!'
ogly pipisini hiç itiraz etmeden gösterdi ve alınamayacak yaşta olduğundan herkes o küçüklüğe hunharca güldü. ogly bu olayı hatırladığında 13 yıl öncesinin o akşamındaki kadar sırıtmayacaktı.


-Ogly'nin İntikamı-

evet, aradan 13 yıl geçmişti. o lanetli akşam herkes ogly'nin küçük pipisine gülmüştü, zaten büyük pipiye de gülünmezdi ve ogly de onların neşelenmelerine neşeli sırıtışlarla karşılık vermişti. ama artık genç, ergen ve abaza bir çocuk olmuştu. içinde nefret, öfke, kin ve hemstır besliyordu. tesadüf odur ki intikam gecesinin konukları arasında oturuş sırasına göre; mr. smith, mrs. smith, mrs. ponchik ve mrs. defoe de vardı. ogly'nin kararı kesindi: hepsine pipisininin yıllar içinde ne kadar değişime uğradığını gösterecekti ve onlarca hunharca gülecekti. belki de mr. smith'in kravatına işeyecek ve ağzıyla bir sweet dreams solosu yapacaktı. önce odasına geçip porno cd'ler taktı pornomatik adını verdiği makineye. bu onun kendine olan özgüvenini yerine getirecek ve gösterinin boyutu büyüyecekti. aşağıdan neşeli sesleri duyuyordu. tam bu anlarda atağa geçmeliydi. porno film de iştahını kabartmaya başladı. o kadar güzeldi ki bu film, çok zevkli hale büründü ogly. evet, şimdi pipi istenen seviyedeydi. biraz daha büyük bir gösterinin perdesi aralanabilir miydi, evet! müthiş zevkli bir gösteri! meleklerin raksı! niyagara şelalesi. karıncalar. elektrikli karıncalar! titriyordu ogly. bu plan harikuladeler sirkinde final gösterisi kıvamındaydı. kalp atışları hızlandı, kasıldı ve sonra rahatladı. birkaç saniye içinde o pipi 13 yıl öncesinin pipisine dönüştü. ogly ekran başında yorgun düştü ve uyuyakaldı. şimdi melekler gibi uyuyordu.

çıkarılmış sahneler:

mr. smith 13 yılın verdiği ağırlığı taşıyamıyordu. vücudundaki kırışıklıklar buruşukluklara cilve ediyordu. henüz teşhisi konmamış bir fermuarı kapama unutkanlığı vardı. bu hastalık dalga geçilmesi ayıplanacak türden değildi. bunu ilk hatırlayan mrs. ponchik'ten başkası olamazdı. çünkü bayan ponchik'in ilgi alanı penislerdi. utanmasa 'penisler ve fermuarın ardındaki gizem' adlı bir kitap çıkarabilirdi. gerçi utanmadı ama çıkaramadı da. belli ki yazma konusunda yeteneksizdi. buna karşın görme konusunda çok iyiydi. mr. smith'in açık fermuarını herkesten önce fark eden oydu. attığı kahkahalar ve işaret ettiği yer neticesiyle herkes mr. smith'in açık fermuarını gördü. smith önce kızardı sonra bozardı ama durumu idare etmeye alışmaya başladı. aslında sempatikleşmişti bile. fakat mimikleri oturmuyordu o sempatikliğe. en önemli sorunlarından biri de sempatik mimik yapamamasıydı. bunu bilmiyordu. şirinleşmenin dibine vurmaya hazırdı ve ayağa kalkıp kollarını açtı koca adam. dedi ki: 'çıkarın pipilerinizi, gösterin birbirinize utançlarınızı!'


*müşkülpesent: [1] zor beğenen.
[2] bir şeyi yapmamak için bahaneler uyduran.

29.1.11

keman çalar, timsah ağlar

caddeye çıktım.
köşe başında saygısız bir orospu gördüm. kanlar içinde yerde yatıyor, vajinasını kaşıyordu. ölürken, zevkine masturbasyon süsü veriyordu.. karlar nota gibi düşüyor, karlar insan gibi üşüyordu.
kalın bir manto ve kirli bir sakalla edebiyatçılara ilham veren o meşhur adamı kürkçü dükkanının camından çakmak gazı doldururken fark ettim. biraz sonra kendini 70 model chevrolet'nin önüne atıyordu. ölümüne sigara süsü veriyordu. yapraklar pantomim yapıyor, sanatçılar göbeğini kaşıyorlardı.
bir başka kaldırımda seyyar bir ressam vardı. 'kürk mantolu madonna'yı çiziyor, sean penn'e benziyordu. en yaratıcı renkleriyle orada sanatı yaşatıyor, en kalın fırçasıyla madonna'yı öldürüyordu. resim can çekişiyordu, müzik ölüyor..
balık lokantasından çıkan sümüklü bir çocukla göz göze geldik. selpağını satmak için üzerime hamle etmeye yelteniyor, bunun için takati kendinde bulamıyordu. suratında o kadar çok sıvı vardı ki, bir insan yaptığı işle bu kadar ters düşemezdi. içinde, içinde bulunduğu dünyayla çok ters bir dünya, dışında, dışlandığı düz bir hayat mevcuttu.
sahile indim.
bembeyaz saçlı bir kadın keman çalıyordu. biraz onu dinledim. çok güzel ve içten çalıyordu. konçertosunu bitirdikten sonra gelip yanıma oturdu ve bir-iki dakika hiçbir şey konuşmadık. İkimiz de hala bu sessizlikte müziğin etkisini yitirmemiştik.

- vivaldi.. vivaldi gibi çalıyorsunuz. alınmayın ve bağışlayın beni böyle bir benzetmeden rahatsız olduysanız ama tarzınız bununla da sınırlı değil bence.

aslında gayet kendine özgü bir tarzı vardı. içimden onu vivaldi'ye benzetmek gelmişti. çünkü, çoğu soğuk otel odalarında yatağa uzanıp odayı keşfeder, oraya hayali bir pikap koyup, klasik plaklar yerleştirirdim ve sessizliği bozardım; böylece istediğim müzisyeni odaya getirir, istediğim müziği dinleyebilirdim, çoğu zaman da vivaldi'yi. o yataklarda öylece hissettiğim şeyleri şimdi sahilde, bu kadının yanında hissetmiştim. hiçbir şey demeden kemana sarıldı ufaktan. sanki, ‘vivaldi benzetmesinden rahatsız olunur mu, aptal!’ der gibi bir ufaktan sarılıştı bu. yayı, tellerle buluşturur buluşturmaz da ışınlanarak caddeye iniyordum. kalın mantolu-kirli sakallı adamla saygısız orospu el ele kitapçıdan çıkıyorlardı. kadın, elindeki charles bukowski’nin ‘ölüler böyle sever’ kitabının sabırsızlıkla önsözünü okuyor, adam çakmağını ateşliyor, caddenin en naif restoranını arıyordu. aynı anda restorandan sümüklü çocuk çıkıyordu. düşmek üzere olan en taze sümüğünü cebinden hızlı bir silahşör eliyle çıkardığı selpakla temizliyor, öğle tatilini etli soteyi midesinde hazmederek bitirirken babasının elinden ayrılıp arabaya biniyordu. elinde habire salladığı fırçasıyla orkestraya şeflik eden seyyar ressam madonna’sını bitiriyor, onu da yenilerin arasına yerleştiriyordu. yanına gidip fiyatını sorduğumda neredeyse ekmek parasına tablosunu bana satabileceğini söyledi. karşıdaki lokantayı gösterip ana menüye bakabileceği bir sandalyesi olursa, bu öğle yemeği için bana minnettar kalacağını, tablosunu evimin en barok kokan yerine asmamın iyi olacağını söylüyordu. kalakaldım.
sanırım müzik durmuştu.. ’beyaz saçlı kadın kemanını çalarak uzaklaşır, gece soğuk otel odasına dönecek adam tek başına dalgaların sesini dinler’di.. edebiyat ihtiyaç molasındaydı.

19.1.11

sanatı katleden adam

mahalleye bir şair taşınır. meydanın en büyük kahvehanesinde sakinlere sanat sunar:
''- çıplak bedenime sarılan bir öksüz ol!
elbiselerimin ve ruhumun arasında
ya kalın bir manto gibi yağmurdan sakınayım seni
ya da ruhuma sarayım bedenini
korkma!
ısıtacak aşk bizi, bu şubat ayazında.''

herkes, alkışlıyordu bu sözleri. sonra o adam lafa girdi:
''- şubatları fena soğuk oluyor azizim, senin gocuk da içten yünlü galiba. iyi ısıtır vallahi. öksüzü de ayrı bir ısıtır he. hehe..''
şair şaşkındır:
''- ama böyle olmaz. böyle olmaz ama.''
tarkan filmlerindeki babacan sesli o adama benzer bir kahvehane sakini vardır, o atılır:
''- siz onun kusuruna bakmayın. tam idrak edemedi o.''
''- ama olmaz böyle. hayır. lütfen!''
''- ben onun adına sizden özür dilerim.''
''- adı ne?''
''- kamil.''
''- pekiyi, sorun değil. yitirilen bir nefes gibi unuturum hemen, umarsızca.''
''- güzel gocukmuş kanka.''
''- ama bakın hala yani..''
''- oğlum git buradan. şair efendiyi kızdırıyorsun.''
''- lütfen ama.''
''- el si vaikiki mi o?''
''- böyle olmaz, lütfen. istirham ediyorum.''
''- kamil bey oğlum, siktir git artık!''
''- lütfen. siktirip gidin.''
''- şair bey!''
''- kusura bakmayın. ağzıma yakışmadığının farkındayım.''
''- tamam, gidiyorum. şiiri beğendim ama.''
''- lütfen.''
''- lütfenine sokayim''
''- ama olmuyor bakın. bakın! lütfen ama.''
''- kamil!''
''- kusura bakmayın hakkı baba. ama şiir bok gibi. öksüzleri sarıp sarmalayacakmış. nerede bu mahallenin onuru!''
''- ama olmuyor böyle sürekli. bakın. hayır ama lütfen.''
''- hala aynı şeyleri söylüyor hakkı baba: hayır, ama, lütfen, bakın, olmaz, hayır, lütfen. mal bu bence.''
''- ama olmadı yine şimdi bu. hayır.''
''- şair bey oğlum, siz de biraz abarttınız gerçekten, şimdi düşününce..''
''- olmadı hiç yine bu şimdi, yok, hayır. lütfen.''
''- şair bey oğlum tamam, yeter artık, uzatmayın siz de isterseniz.''
''- lütfen ama olmadı, hayır.''
''- af edersiniz ama siz de saçmalıyorsunuz ikidir şair bey.''
''- yakışmadı bu şimdi, hiç oldu mu!''
''- şair bey, gidin.''
''- mu oldu hiç, şimdi bu yakışmadı!''
''- siktir git lan amına koduğumun şairi!''

hakkı baba'dan oldukça sert bir tavır olmuştu bu. kamil de sinirlenmişti bu pervasızlığa büsbütün:
''- siktir git lan buradan uğursuz iblis!''
''- ama şimdi..''
''- siktir git lan!''
''- sonbaharda düşen yapraklar gibi sararıp
düşerim bir gönül limanına bu kentten
ayrılıklar böyle acı ve tuzsuzken
büsbütün kaplar derinimi yalnızlık.''
''- senin ananı avradını.. siktir git lan, ibnenin oğlu!''
''- mevsimlerin elvedalarını sakladım yüreğime..''
''- adam gitmiyor.''
''- ve vedalar bıraktım yarının mevsimlerine..''
''- biz mi gitsek hakkı baba?''
''- sonbaharda ilk bahar, ilkbaharda son bahar gibi..''
''- haydi beyler, kalkalım buradan en iyisi.''
''- kattım seni yüreğimin dibine.''
''- şiir de bok gibiymiş.''
''- ama böyle olmuyor, lütfen ama.''
''- uzayalım beyler.''
''- lütfen.''

ve böylece kaçar olmuş kahvehane ahalisi şair efendinin yanından.
''- ama hayır şimdi, olmadı böyle, lütfen, bakın.
siktir git lan ibne!
''- lütfen.''