22.12.11

Mitty Ailesi Yemekte

- hanım, richard nerede?
- odasında, esrar çekiyor.
- akşam yemeğinde herkesi masada görmek istediğimi daha kaç kere söylemem gerekiyor? beş.. dokuz.. on altı.. kaç?
- dokuz mu?
- deli olacağım. zır cinsinden.
- yakınmakta haklısın hayatım fakat richard masanın üstüne vesikalık fotoğrafının bir kopyasını bırakmış. senin düşüncelerine önem veriyor.
- RİCHARD!.. RİCHARD!
- çocuğa bağırma walter. psikolojisini bozucaksın.
- RİCHARD!
- walteer!
- aman be! aman be!.. bu akşam ne sipariş ettin?
- bu akşaaam... bolognesse, yumurtalı sipariş ettim.
- diline sağlık aşkım... richi, o lanet olası esrarı çekme dememiş miydim sana ben!
- yapma walter. çocuk böylece beethoven'ı daha iyi anlayabiliyor. züppeler gibi rap ya da metal dinlemiyor.
- babam da züppeydi virginia.
- baban züppelerin züppesiydi sevgilim.
- şimdi bu iyi mi, kötü mü?
- iyi bebeğim. babanı sevgiyle anmalıyız. haydi, ona dua edelim.
- sevgili ve hoşgörülü tanrım; babam junior danny louis..
- baban junior mıydı senin, ilk defa duyuyorum?
- evet. junior'dı. dedemle aynı isme sahiplerdi. bu yüzden annem bu konuyla çok alay ederdi.
- sen iyi ki de farklı bir isimle ödüllendirilmişsin. yoksa, junior-junior olacaktın.
- sence bu inandırıcı olur muydu...yatak odasında?
- tanrıya dua ederken azmak istemiyorum walter. sevgili babacığımıza dua ediyorduk. lütfen kaldığın yerden devam et.
- babam junior danny louis, hassas ve çalışkan bir adamdı. bana bir fiske vurduğunu bile hatırlamıyorum. çünkü, darbeleri bayıltıcı nitelikte sertti. bunu ayıldığım zamanlar hissedebiliyordum. onu severdim. tüm michigan halkı gibi. esnafla dosttu. yerel yönetimler derneğine en çok parayı bırakan üyelerden biriydi. en azından ilk üç ay. onunla balık tutmaya giderdik, her defasında da... RİCHARD!... her defasında da balık yerine ayakkabı takılırdı oltamıza. sonradan deri işine girdik, biliyor musun hayatım?
- baban mükemmel bir adamdı walter.
- bir keresinde armut ağacına çıkmıştım. babam 'in oradan aşağı, düşeceksin, hergele' diye bağırmıştı ki, hiç unutmam.
- evet.. burada tebrikle anılacak kişi baban değil, sensin hayatım.
- neden?
- böyle enteresan bir olayı hafızanın en işlek köşelerinden birine yerleştirdiğin için.
- o muhteşemdi virginia. bir daha asla böyle bir babaya sahip olamayacağım diye çok üzülüyorum.
- keşke sevgili tonton annen hayatta olsaydı. belki o zaman bir ihtimal olurdu walter.
- kalp spazmı geçirdiğimi hatırlamıyorum walter. sadece nezle oldum ve siz beni şimdiden mezara gömdünüz, ha!
- öyle deme baba. senin için dua ediyorduk.
- siktir lan göt oğlanı.
- RİCHARD!
- bağırma sağır değilim.
- zaten richard'a sesleniyordum babacığım.
- sağır değilim dedim. sağır olmak da istemiyorum. richard'a küçük harflerle seslen.
- richaard!
- geliyorum babacan.
- babacanmış. nereden öğreniyor bu safsataları!
- kıçı boklu bir devlet memurusun walter. torunuma nasıl konuşacağını öğretmeye kalkma sakın.
- baba, virginia'nın yanında böyle söyleme lütfen. kıçımı yıkamayı öğreneli kırk sene oldu.
- adını siktiğimin karısını nereden istediysek sana zaten! annen şu günleri görseydi burnuna maşa sokardı, koca burunlu walter!
- baba!
- babasına soktuğumun..
- richard, ne kadardır sana sesleniyorum, neden cevap vermiyorsun oğlum?
- ne kadardır sesleniyorsun babacan?
- dakikalardır babacan.
- yapma, duymadım. beethoven'ın son senfonilerini dinliyordum, kendimi ayda golf oynarken buldum.
- soktun mu topu deliğe?
- evet büyükbabacan, soktum. üstelik kendimi henry ford olarak gördüm.
- çok esrar çekiyorsun richard. ben kendimi hep danny kaye olarak görürdüm.
- nonoşsun da ondan. bizim zamanımızda öyle mallar vardı ki, ben kendimi hep clint eastwood olarak görürdüm. ben iyiydim. büyükannen kötü. baban da çirkin. annen onunla her gece nasıl sevişiyor, anlamıyorum. koca kulaklı walter.
- koca kulaklı değil baba, koca burunlu.
- bak, artık kendin söylüyorsun.
- isterseniz yemeğe geçelim. julliane bize bolognesse, yumurtalı söylemiş.
- ben yemiyorum o yemeklerden. size afiyet olsun. gece mutfaktan bir şeyler araklarım.

BİTTİ

26.7.11

erwing için 10. boyutu keşfetmek

'BİR GÖZ GEZDİR. SEMPTOMLARA FALAN BAK. BENİ DÜŞÜN TABİİ SEMPTOMLARI OKURKEN. ÇOK ÖNEMLİ BENİM İÇİN. %99 BENDE BUNDAN VAR!'

beraber tool dinlediğim, puding yediğim sevgili arkadaşım erwing'in bilgisayarıma gönderdiği bu iletiyle afyonum patladı. daha yeni masturbasyonlaşmıştım ki, tası tarağı toplayıp, iletinin altındaki linke tıkladım.

- YETİŞKİN ADD.
İŞARETLER, BELİRTİLERİ, ETKİLERİ VE TEDAVİ. -

ADD de neydi? atatürk'çü düşünce derneğinin işareti, belirtisi, etki ve tedavisi de neyin nesiydi? bir dakikaydı! ADD bu değildi. dikkat eksikliği bozukluğuydu. toplumun yüzde 3-5'ini etkileyen ve sıklıkla nörolojik tabanlı bir gelişim bozukluğu olarak kabul ediliyordu. bu bozukluk tipik olarak kendini çocukluk çağında dikkatsizlik ve/veya aşırı hareketlilik, unutkanlık, tepkilerin kontrolsüzlüğü yahut ani ve dürtüsel tepkiler ve kolayca başka şeylere sapma olarak gösteriliyordu. tırsıtıcı gibi görünse de soğukkanlı karşıladım durumu. erwing'in klavye başında ellerinin titrediğini düşünüyordum.
'e, bende de var add o zaman' dedim.

- sende de mi tutuyor lan yoksa semptomlar, dedi.
- evet.
- peki, bak bende şöyle bir durum var: açıyorum google chrome'u, bir sürü tab açıyorum, bazen 20-30 a yakın, sonra kapamaya başlıyorum. o kadar duramıyorum ki yerimde, bazen aynı siteden iki-üç defa açık kalmış. bazı siterlerde işim yarıda kalmış. bazen facebook'ta statü yazmışım ama bitirmeden başka bir şeye geçmişim ve otuz dakika sonra falan görmüşüm gibi.
- farkedilmeyen maymun iştahlılık işte bu.
- sende de var mı bu?
- farklı şekillerde. otuz tab açmıyorum mesela.
- tamam, o benim ctrl+t'yi bildiğimden kaynaklanıyor olabilir.
- ben mutfağa gitmem gerektiğini algılıyorum tamam mı? beyinsel bir koşullanma oluyor. sonra ne için gideceğimi programlıyorum. mutfağa vardığımda neden orada olduğumu unutuyorum. program siliniyor. sonra geri dönüşüm kutusundan dönüştürme süresince zamanda hatırlıyorum.
- ben bazen resmen ne anlatacağımı unutuyorum. işim gıcık tarafı, anlatırken unutuyorum.
- o işte kesinlikle odaklanma zayıflığından ileri geliyor.
- peki, açıkça konuşmak gerekirse; benim öz güvenim gerçekten bayağı düşük, bu da semptomlardan biri aslında, semptomların getirdiği sorunlardan biri. hatta bazen salak saçma zamanlarda bile vücudum endişe salgılar benim. yani aslında çoğu zaman heyecanlıyımdır ben.
- mesela duş alırken endişeleniyor musun?
- otuz bir dışında bilhassa.
- en azından korkutucu olmayan normların kalıcılığını sürdürüyor!
- ne bileyim, hep bi huzursuzluk harbi var kafamda. mesela, önceleri bir anda deli gibi sinirleniyordum. az telefon kırmadım. bilgisayara kafa attım lan bir kere! her neyse şu son iki yılda on beş-yirmi kere falan bir anda sinirlendiğim oldu ama kendi başıma olduğum için, hep yatıştırmasını öğrenmek zorunda kaldım. iyi de oldu. bir anda deliriveriyordum. çocukken duramazdım, durup durup arkadaşlarıma vururdum, duramazdım yani. sorun bu herhalde, çocukken duramazdım çok sıkılırdım. öyle ki, bu hastalık çocukken daha şiddetli gösterirmiş kendini.
- şimdi sana ilginç bir soru soracağım: böyle, genelde samimiyetsiz insanlarla konuşurken, -bu senin yararına da iyi bir konuşma olabilir, karşındaki çok ciddidir falan ama samimi gelmez sana ya da o an sıkıntılı bir kafadasındır, sorunlu bir kafa, - ki genelde öyleyiz, ben öyleyim en azından.. bir an da o kişinin suratına tükürmek dürtüsü gelir mi içinden? ya da pat diye şaplatmak ağzına?
- ağzına şaplatmak gelir. tükürmeyi pek sevmem.
- ben şaplatmayı da sevmem ama öyle dürtülerim var.
- eğer biri zaten samimiyetsiz gelirse benim gözüme, onu çoğu zaman dinlemem. yani, dinlerim ama siklemem. başka bir kafadayımdır o an. bak yine oldu! biraz önce kalktım bir şey yapacaktım, sonra tuvaletimin geldiğini gördüm. gittim işedim fakat yapacağım şeyi unuttum. siktiğimin add'si!


bu lafla birikte erwing, sanki intihar öncesi son nutkunu atıyordu hayata ve hayat olarak karşısında ben vardım. erwing için tam sikik bir durum. 'sanki hiçbir şey başaramayacakmışım gibi hissediyorum' dedi erwing ve devam etti.

- her zaman umutsuzum ben. ne kadar çok gülmeyi sevsem de diğer gün uyandığımda lanet ediyorum güne. her tarafım ağrıyor. inşaata küfür ediyorum, michigan'daki. bakma, göstermiyorum ama içimde sinir oluyorum dünyaya uyandığmda. tamam belki ağrıyor bi taraflarım ama daha içerilerde bir şey olduğunu düşünüyorum. pesimistliğimin en sade özeti: umutsuzum lan ben! içimde harbiden umutsuzum.

erwing'i severdim. uzun saçları, ot içmediği zamanlardaki bitmeyen enerjisiyle bütünleşir, dalgalanırdı. umumiyetle pantene ile banyo yaptığını düşünürdüm. gülmeden duramazdı. bazen, nasıl bu kadar eğleniyor bu göt, derdim kendime. öyle ki, bu adam, şu anda umutsuzluğunu ifade eden bu herif, daha önceleri bir takım umut etmelerim için beni çaktırmadan gazlayan, teşvik eden, kıskandıran adamdı. onu teskin etmek, bana öğrettiği umutluluğu ona gösterebilmek, onu sakinleştirmek zorundaydım ve ona şunu sordum:

- kaç yıldır umutsuzsun sen hacı?
- kendimi tanıdığımdan beri.
- hadi ya! benim üç-dört sene falan oldu.
- kendimi tanımaktan kanıt içimi tanımak. benimkisi de lise hazırlık dönemlerine rastlıyor. umutsuzdum ama bunu bilmiyordum ilk başlarda. amerika'lıların deyimi ile
quiter'ım ben. yani, oyunbozan da denilebilir. hayatta önüme çıkan her yoldan vazgeçip diğerine geçtim. hep diğer yol daha güzel geldi. müziği bıraktım, basketbolu bıraktım, kaleciliği bıraktım, satrancı bıraktım..
- kaleciliği bırakmamalıydın belki de.
- senin yazılarını bile okumayı bıraktım, ki çok güldüren yazılarını.
- seni aptal herif!
- işte bunun bir yerde son bulması lazım!


tavana bir halat bağlamış olma ihtimali şimdi gerçekten çok yüksekti. onu bir şekilde durdurmanın planlarını yapıyordum. çok hızlı düşünmeye başladım. zzzzzzzz.. mutlak doğrular.. tanrı ve evren.. 4. boyut.. diskopolis.. stephan hawking.. teyzemgiller.. ölüm-yaşam.. uyuşturucular.. hap.. kova.. ot.. ot.. ot.. tool.. stefan graff ve tanrıların arabaları. bir şeyler düşünmüştüm ve tam gaza getirecek bir konuşma yapmaya girişecektim ki, erwing lafa girdi:

- ben sana bir şey diyeyim mi: o kadar umutsuzum ki, kendimi bile öldüremem.
- iyi. bu iyi.. evet.
- neyse senin de başını ağırttım. ağır siktim ama.
- sağlık olsun.


erwing için bir şeyler yapmalıydım. onu umutsuz bir hayattan çekip çıkarmak istiyordum ama bunu nasıl başaracaktım? bir yolu mutlaka olmalıydı. ertesi hafta televizyonda geleceğe dönüş filmine rast gelmemle umut için umudu gördüm. erwing için geçmişe yolculuk yapmaya karar vermem bununla başladı.

geçmişi değiştirmek mümkün olabilir miydi? acilen telefona sarıldım. acaba erwing bu konuda neler düşünüyordu? şu zaman makinesi olayı.. einstein, yer çekimi teorisine göre zaman yolculuğunun en azından prensipte mümkün olduğunu söylemişti. 'evet' dedi, erwing. devam ettim:

- bilim adamları bunun mümkün olamayacağını ispatlamak için çalışıyorlar ama kifayetsiz kalıyorlar günümüzde.
- kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş.
- şimdi, bu durumda bilim adamlarının ve bizlerin en büyük korkusu geçmişe gidip ebeveynlerimizin, dedelerimizin-babaannelerimizin falan canına kıyma mümkünlüğümüz.
bu olasılık var değil mi bu durumda?
- tabii. zaman çizgisi deniyor işte. hatta bir teoriye göre zaman çizgisinden giderken yaptığımız her seçim bizim zaman çizgimizi belirliyor. yani, geçmişe gidip küçük bir seçim değişikliği bütün dünyanın çizgisini etkiliyor dolaylı olarak.
- bu durumda vahim bir noktaya geleceğim. stefan hawking, bu çelişkinin açıklanamadığını öne sürüp şunu demiş: 'pekiyi, gelecekten gelen ziyaretçiler nerede?'
- bunu bilemeyiz bence. belki de hayat çizgimiz çoktan değişti. aslında biz gerçekten olması gereken zamanımızı yaşamıyoruz, bu da olabilir.
- açar mısın?
- bak, zaman çok tehlikeli bir kavram. 4 boyutlu bir şeyi kavrayamayız beyinde. şöyle düşün: biz şu anki hayatımızı yaşıyor olabiliriz ama gelecekte bir makine icat edilip buraya gelen bir kişi küçük bir şeyle hayatları değiştirebilir.
- başka bir boyutta olabileceğimizi mi söylemeye çalışıyorsun?
- 3. boyutta olduğumuz aşikar en azından.
- hawking sorgusunda haklı mı, değil mi?
- bence birazcık hakkı var ama işte zamanla oynamak uzayda sorunlar yaratabileceği için buna kalkışabilirler mi, bilmiyorum.
- hawking, 'gelecekten gelen ziyaretçiler nerede derken' ne demek istiyor peki?
- bize niye söylemiyorsunuz götler tarzında bir çıkışma da olabilir.
- hayır hayır. bu bir sav.
- gelecekten gelen insanlar burada öyle bir teknoloji olmadığı için burada kapana kısılırlardı ve bilirdik onları. işte böyle bir şeyin olmayışı zaman yolculuğunun olmadığını kanıtlamaz ama imkansıza çok yakın bir durumdur. eğer zaman makinesi yapılırsa bundan dört yüz yıl sonra yapılır ancak. kapatma, işeyip geliyorum.


'dört yüz yıl mı! oha! erwing'e yardım etmek için bu kadar bekleyemem. başka bir yolu olmalı' diye düşünüyordum, erwing işerken. sonra erwing geri geldi. '10 boyut olayını biliyor musun' diye sordu.

- hayır.
- sicim teorisinde 10 boyut vardır. 1. boyut; bildiğimiz düz çizgidir. 2. boyut; eni, boyu olan, yüksekliği olmayan düz bir zemin. 3. boyut; bizim yaşadığımız boyut, her gün algıladığımız dünya.
- tırii di.
- 4. boyut; biz 3 boyutlu yaşıyoruz ama zamansal olarak sadece bir nokta kaplıyoruz. yani 'şimdi' dediğimiz zamanın içine hapsolmuş durumdayız ama zaman içinde, ileri ve geri doğrusal bir şekilde hareket edilebilse, 4 boyutlu bir dünyada olmuş olurduk. bir başka ifadeyle, bir insanın doğumdan ölüme kadar, tüm yaşamını, el falı gibi görebilmek 4. boyuttur.
- zaman çizgisi!
- aynen. şimdi, 5. boyuta geldiğimizde iş daha karışıyor.
- muhtemelen.
- 5. boyut; şimdi, 20 yaşında bir çocuk düşün, olabileceği potansiyeller: doktor, avukat, öğretmen, hırsız, evsiz, katil, vs.. hatta ölü.. tüm bu olasılıkları aynı anda görebilmek 5. boyutta mümkündür. seçimini kendin yapabilirsin.
- sanırım evsiz olmayı seçmeyeceğim.
- 6. boyut.
- en korktuğum boyut bu.
- şimdi, bugünü değiştirmek için, misal çok zengin olmak için, geleceğe dönüş'teki gibi geçmişe dönsen ve at yarışı sonuçlarını genç haline versen ve de o sonuçlara göre oynarsan haliyle geleceği değiştirmiş olursun ama bu 5. boyutun yöntemi. 6. boyuttaysan elindeki imkan çok daha fazla.
- mesela?
- mesela, geleceğe dönüş'teki olayları yapmadan, direkt olarak zengin, fakir sağlıklı vs. hallerine gidebilirsin. müthiş değil mi! hepsini bir solucan deliği derinliğinden geçer gibi halledebilirsin. bilim-kurgu gibi geliyor kulağa ama sicim teorisi bunların olabileceğini söylüyor.
- boşalasım geldi, evet?
- 7. boyut; : biz 2011 yılındayız. fakat çevremizdeki fizik yasaları tamamen değişmiş. misal yer çekimsiz yaşıyoruz 'veya' oksijensiz kalınca ölmüyoruz vs.. bu tarz geçişler, 7. boyutta mümkün.
- vay amısını sikeyim.
- 8. boyut; oksijensiz ölmemek ile yer çekimsiz yaşamak arasında 'veya' olması onu tek boyutlu yapar, değil mi?
- umumiyetle.
- işte, bu 'veya' yı kaldırıp onun yerine 've' koyarsak, yani, hem oksijensiz hem de yer çekimsiz yaşayabiliyorsak bu 8. boyutta olduğumuzu gösterir.
- şukela bir hadise.
- 9. boyut; aynı anda, yerçekimli ve oksijenli dünyadan, yerçekimsiz ve oksijensiz dünyaya geçebilmenin boyutudur.
- gitgide 4.boyuta doğru geçtiğimi hissetmeye başlıyorum artık.
- 10. boyut; bütün evrenlerin, bütün zaman çizelgelerinin, bütün olasılıkların, bütün herşeyin tek bir noktada toplanmış halidir.
- audrey hepburn gibi mi?
- evet.
- evrenler arası geçişler, ha!


ben aslında sadece ufak bir geri zamanlama yapıp, erwing'in umutsuzluklarına neden olan etkenlerin ayarlarıyla oynamak ve son bir kez canlısından michael jackson konseri izlemek istiyordum. 'yani bunları düşündüğümüzde evrene gel, olaya gel' dedi erwing.

- biz bokuz yani, erwing?
- insan çok önemli falan diyorlar ya, sik değil!


eyvahlar olsundu! erwing'i kurtarayim derken iyice çıkmaza sürüklüyordum. tarih öncesi çağlardan bu yana hala 3. boyuttaydık. evrenler arası geçiş yapma fikri içimi hoş etse de en azından 4. boyuta geçmek, erwing'in zaman çizgisinde daha umutlu yaşayabilmesine yetecek olduğundan bu boyutun hayali heyecanımı uyandırıyordu. kalbim 'küt-küt, küt-küt' diye atıyordu. 4. boyuta hemencecik geçebilmenin imkansızlığını anladım. tüm bu ışık hızları, zaman makineleri, rasta saçlar şimdilik uzaktı bana. yapacaktım ama bir şeyler.

ertesi gün gün bizim kevin'ı aradım. şu 'link' kevin. bağlantımız sıkıydı. erwing'in durumunu anlattım. çok üzüldü. seksi yarıda bırakıp hemen yanıma geldi. sicim teorisini konuştuk. bana bunu halledebileceğini söyledi. o akşam erwing için toplandık. onu mutlu edebilecek bir listeyi hayata geçirip, pahalı bir alışveriş yapmıştık. içkiler, kuru yemişler, pastalar, çerezler.. kevin cebindeki ilacı çıkardı. jamaika topraklarından gelen mükemmel bir mal olduğunu söyledi. bir tane sigara yapıp erwing'e uzattı. 'ateşle' dedi. sicim teorisi deneyi bu noktada başladı ve gecenin ilerleyen saatlerinde 4. boyutu çoktan aşmıştık. 'bu mal harika dostum' dedi, erwing.

- öyle ki, inekler bunu yemeyip içiyorlar dostum.
- ahahah. rihanna'nın götünü sikiyim!
- sanırım erwing bir boyut daha atladı.

gecenin sonunda 10. boyuta ulaşmıştık. her şey erwing içindi. iyi de içti hani ibne! olsun yarasındı aslana. umutsuzlukların boğucu karamsarlıklarını ezdi geçti erwing. o kadar mutluydu ki, yanakları sıkılasıydı. erwing, bana dönüp şunları dedi:

- bu boyutlar meselesinden sonra korum amına! sikerim böyle dünyayı!
- hayat böyle işte erwing'ciğim. dönüp başa geleceğiz ama umudumuz hep yanımızda olmalı, değil mi?
- ulan ibne, manayla sen de iyi ot içtin ha bu gece!.. ne orgazmlar dönüyodur evrende ulan şimdi!
- hepsini birleştirsek neler yaratabilirdik!
- evren yapan evrenler olabilir mesela.
- tanrı kaçıncı boyutta yaşıyordur lan acaba?
- o değil de, 100 dolarım olsa iyi olurdu şu anda.


kevin'ın bu sırada kolası bitmişti.

- çıkar mı lan bir bardak daha?
- çıkmaz gibi.
- hiç umut yok mu?


yine bir umutsuzluk.
yine bir karamsarlık.
yine bir hicran.
e, napalım; bir de kevin için keşfettik 10. boyutu.

25.7.11

resmi seks için müzakere

- kızımın peşini bırakmak için kaç para istiyorsun?
- çok para istiyorum.
- son bir kez deneyeyim dedim. gençler aralarında sevişmiş..
- sevişmedik! sadece elledim.
- bu da bir denemeydi. aferin. namuslu çocuk. neresini elledin?
- boğazına bir şey kaçmıştı. sırtına vururken dokundum.
- bravo. centilmen de. iki bin liranın üzerinde para alıyorsun? evin, araban var. içki, sigaran yok.
- evet. aynen söylediğiniz gibi.
- maşallah. o halde verdim gitti.
- verdin mi?
- verdim.
- kızın da vermişti!
- e yani şimdi bu tür tavırlar? hiç hoş karşılamadım yani. yok. ı..ıh!
- ı..ıh derken, kakanız mı geldi?
- değil değil, şey bu, olumsuzluk sesgeci.
- sesgeç!
- vazgeç.
- allahın emri, peygamberin kavmiyle..
- kavli!
- kızınızı alıp bir ömür boyu resmi olarak sevişmek istiyorum.
- al al. yanakları da al al.
- okita. kızı alıp sikeyim o zaman.
- kukita.

19.7.11

bir aforizmacının sol meme zaafiyeti

- efendim, öğlen 3 oldu, bugünkü aforizmanızı çıkartmadınız.
- sabahleyin günah çıkarttım ya..
- elbiselerinizi çıkarın ütüleyeyim.
- koltukaltım terlemiş mi?
- nadide biçimde.
- kokuyor mu? koklasana bi.
- enfes.
- duşa gireyim.
- aforizma?
- bugün çıkartmayacağım.
- aman efendim, olur mu! lütfen çıkartınız. halk kapıya dayandı. söyleyeceklerinizi umumiyetle benliklerine yerleştirmek için sabırsızlıkla bekliyorlar.
- gelmiyor aklıma bir şey bugün.
- konsantre olunuz efendim.
- bugün de olmayıversin a canım.
- yapmayın. çıkartın bir tane.
- bok değil ya bu, öyle ıkınınca çıksın.
- daha önce hep çıkartırdınız.
- çıkartmıyorum bugün ya.
- siz neler söylüyorsunuz böyle? halk perişan.
- sikerim halkı.
- aa, ne ayıp. hiç ağzınıza yakışıyor mu bu laflar?
- ne varmış ağzımda?
- çıkarın şu sakızı lütfen. konsantre olun.
- hayat aslında... aslında.. ölümün ardında.. gizli bahçe.. hayat aslında ölümlü bedenimizin... saklı topraklardaki... yağmur.. su.. bedenimiz.. ancak.. hayat..
- aslında?
- aslında ölümlü bahçelerdeki topraklar ve.. vee.. veee.. ormanların gölgesi.. yaprak.. kuşlar.
- kuşlar?
- baykuş.
- ne baykuşu?
- ananın baykuşu.
- neler diyorsunuz?
- seks yok mu?
- sevişilen öpücük gibi mi?
- hiç seks yapmadın mı?
- hayır.
- neden?
- çok ayıp. halk aşağıda..
- halkın taşşağında.
- ne?
- laflar. faso fiso bunlar.
- ya, burkino faso'dan buraya kadar gelen yoldaşlar?
- şu vazoyu götüne sokayim hepsinin.
- lütfen kendinize geliniz. dünkü aforizmanızdan sonra felsefe dünyasında büyük sükse yaptınız.
- büyük sekse ihtiyacım var benim.
- 'seks bedende hükmetseydi yalnız, bütün idealar cenk ederdi ruhta.' bu, sizin lafınız değil miydi?
- kıçımın kenarının lafı. iyi oku bakalım, bir bok diyor muymuşum orada?
- söylediklerinizi inkar mı ediyorsunuz?
- söylediklerimin amına koyuyorum.
- sizi hiç böyle tanımamıştım. bu, siz değilsiniz. içinizde kafir bir ruhun çırpınışları var.
- sevişiyoruz onunla da. bu doğal bir şey. senin memelerini sıksam hoşuna gitmez mi?
- daha önce hiç memelerimi sıktırtmadım.
- ben sıkarım istersen.
- uygun kaçar mı?
- belki uykum kaçar.
- sol memem başarılı değil mi?
- sağdakiyle aynı.
- hayır. bu daha büyük.
- aynı gibi geliyor ve sıkıyorum. meme işte.
- sol memelere karşı zaafınızın olduğunu biliyorum. saklamayın.
- bundan kimseye bahsetme seni şıllık!
- neden sol meme?
- teleferik.
- ne teleferiği?
- konuyu değiştirmeye çalışıyordum sadece.
-on dört yıldır yanınızda çalışıyorum. çayınızı getirip götürüyorum. duş jelinizi kontrol ediyor ve gazetelerinizi alıyorum. bunları aslında neden yapıyorum?
- iyi bir maaşa ihtiyacın olmadığı için mi?
- aforizmacıların çok kazanamadıklarını biliyorum efendim. bu hususta sorun görmedim hiç.
- çok kazanamadığımız hususunda mı?
- az maaşa çalışmam hususunda.
- hususuna sokayim.
- asıl amacım sol meme zaafiyetinizin nedenini öğrenmekti.
- sorsaydın.
- on dört sene beklemeyi tercih ettim.
- neden?
- ciddi bir amaca hizmet eder gibi görünüyor bu şekilde. önceleri mahallede bir-iki kişi konuşurlardı, sizin şu takıntınızla ilgili. gerçekliğini merak ettim. rüyalarıma girdi. çoğunda da dev sol memelerin üstünde zıplıyordunuz. yıllar öncesinin bu küçük dedikodusu bugün kesinliğe kavuştu. siz sol meme zaafı olan biriymişsiniz.
- bir kere o bir-iki kişi dediğin şahıslar bunu nereden duydu yani, o da var?
- belki de götlerinden uydurdular.
- ve sonuç.
- evet.
- bunun bir nedeni yok. elmayı armuttan daha fazla sevmenin ne açıklaması olur ki?
- elma-armut olayı değil bu. elma-elma ya da armut-armut gibi.
- evet. yani, meme-meme.
- açıkla artık.
- açıklamak zorunda mıyım sanki yani? hiç!
- açıklamazsan açıklama ya.
- tamam, dur açıklayacağım. beni gafil avladın.
- şöyle yola gel.
- yok yok, burası iyi.
- dinliyorum?
- sol meme kavramı bana bol memeyi anımsatıyor. oldum olası bolluktan hoşlanmışımdır. beni diğer insanlara yakın tutan nadir yanlarımdan biri bu. bol meme; bu öpülesi çağrışım iliklerime süzülen hayat pınarı gibi bir olgu. büyük memeleri de severim yani bu mantıkla. mesela sağ meme, yağ meme gibi geliyor akla. yağlı yiyeceklerden kendimi bildim bileli uzak durmuşumdur. formumu nasıl koruyamadım sorusuna es geçilecek bir cevap nitelikte, değil mi? yağdan nefret ederim. yağ meme; bu miğde bulantılı çağrışım sağ memeyi hep ikinci plana itti bende. fakat sol meme hayranlığım çok özel bir yerdedir her zaman.
- mutlu sonla biten filmlerin kahramanı gibi hissediyorum kendimi. haydi halka seslen artık.

...........

- eyy halk! bugünkü aforizmamı açıklıyorum: 'beklemek, ahlaksız kılar!' dağılın.

- nietzsche gibi adam.
- dağıldık vallahi.

27.6.11

Marie Antoinette'nin Melekleri

"Elveda sevgili kızım. Fransız halkına öyle iyi davran ki, bize melek gönderildi desinler."

Herkesin bütçesine göre çocuk yaptığı bir dönemdi ve seks düşkünü I. Franz ile Maria Theresia'nın on beşinci çocukları dünyaya geldiğinde saray yetkilisi "ufak ama tam anlamıyla sağlıklı bir arşidüşes" dedi. Vaftiz esnasında Bakire Meryem onuruna Maria ismi verildi. Kendisine "Madam Antoinette" deniliyordu.

- Karolin?.. Karolin? Off.. Nerede?
- (bir ses) Bahçede.
- Bahçede mi? Oyunun kurallarına aykırı davranıyor. Sınırları daha önce konuşmuştuk. O halde ben de göz bağımı çıkartıyorum.
- Gerek yok. Elimi tut. Ben seni oraya götüreceğim.
- Ama sakın ona görünme olur mu? Haydi gidelim.

***

- İşte seni yakaladım Karolin. (göz bağını çıkarır) Ayyy!
- Her yerde sizi arıyordum. Nereye kayboldunuz?
- Karolina'yla körebe oynuyorduk. Yine yemek vakti mi geldi? Sürekli yemek yemek istemiyorum. Bu gidişle çok şişmanlayacağım.
- Henüz çok şişmanlayamayacak kadar zayıfsınız. Karolin nerede?
- Bahçede olmalı.
- Hadi onu da bulalım.
- Bu şekilde olmaz. Oyunu kaybetmek istemiyorum. Eğer katılmak istiyorsan göz bağı takmalısın. Fakat koca Avusturya'da sana göre göz bağı bulunur mu bilmiyorum mürebbiyeciğim, canım.
- Yemekte biber de bulunuyor biliyor musun Marie.
- Bööö!

Bir çok kraliyet evliliğinden farklı olarak, Marie Antoinette'in ebeveynleri aşk evliliği yapmışlardı ve aile hayatından oldukça zevk alıyorlardı. Saray hayatının tüm resmiyetine rağmen kraliyet ailesi özel hayatlarında oldukça sıradan bir aileydi. Maria Theresia iş yoğunluğu nedeniyle kızlarıyla pek az ilgilenebiliyordu. Erkek çocuklarıysa çoktan siyasetin içine atılmışlardı. Marie, bu yüzden zamanının çoğunu kız kardeşi Karolina ve mürebbiyeciğiyle geçiriyordu. Oldukça disiplinli bir hayatın içinde kendine eğlenceler yaratmakta başarılı sayılırdı. Mesela, Mozart'ın senfonilerini ıslıkla çalmak en büyük eğlencelerinden biriydi. Mozart'a değinmişken; en sevdiği sanatçı Mozart'tı. Ona daha şimdiden büyük bir aşk duyuyordu. Öyle sanıyorum ki, bu çirkin çocuğa olan hayranlığının temelini onun müzisyen becerilerinin ve dahiliğinin önüne geçilemez bir tutkuya dönüşmüş derinliği oluşturuyordu. Mozart'ın müzikal zenginliği Marie'nin tüm çocukça düşlerinin olgunlaşmasında alegorik bir yansıma, gerçekle bütünleşmiş bir sihir gibiydi. Doğrusunu söylemek gerekirse, Mozart, kadınları ancak müziğiyle etkileyebilirdi. Bir akşam Marie'nin doğum günüydü ve akşamın özel davetlisi Mozart'tı.

- Gayet başarılı çalıyorsun çocuğum. Senin geleceğin parlak. İlk başta yaptığı şeyi gördünüz mü; gözlerini kapattı ve ellerini çapraz tutarak çaldı.
- Teşekkür ederim arşidüğüm.
- Kaç yaşındasın sen?
- Onbir, arşidüğüm.
- Pek de küçükmüşsün. Söyle bakalım, bu güzel gösterinin karşılığı olarak benden ne istiyorsun?
- Kızınız Marie'yi efendim, eğer uygun görürseniz.
- Marie, duydun mu, benden seni istiyormuş, ne diyorsun?
- Siz nasıl uygun görürseniz efendim.

Bana öyle geliyor ki sevgili okur, Mozart'ın yıllar sonra yaptığı Figaro'nun Düğünü eseri tam da bu geceyle alakalıydı.
Devam eden yıllarda Fransa ve Avusturya'nın müttefik olmasının ardından ittifakın sürekliliğini sağlamak amacıyla bir cinsel birleşmeye de ihtiyaç duyuldu ve Mozart'ın yasaklı aşkı Marie, geleceğin XVI. Louis'si Louis-Auguste ile nişanlandı; Mozart'ın bu süreçteki arabesk ruhunun Viyana'da bozguna uğradığı zamanlar..

***

Louis-Auguste çok utangaç bir çocuktu. Ne diye evlendiklerinin farkında bile değildi. Marie, bir kaç yıl boyunca onun için evcilik oynayacağı bir oyun arkadaşıydı. Marie gibi onun da yemeklerle arası pek yoktu ilk başlarda:

- Yemeğini bitirmeden masadan kalkmayacaksın Auguste.
- Yemeyeceğim baba.
- Söylediğimi duydun. Yiyeceksin.
- Bana ne ya, yemeyeceğim.
- Beş kardeşi ağzının ortasına şaplatırım Auguste.
- Ama baba.. Pekiyi baba.

Auguste, bir süre sonra yemek yeme olayına kendini kaptırmaya başlayınca kralı endişelendiriyordu:

- Çok yiyorsun Auguste. Bu kadar yeter.
- Biraz daha yiyeceğim. Midemde boşluklar olduğunu seziyorum.
- Söylediğimi duydun. Yemeyeceksin.
- Nedenmiş o? Karnım tok iken çok daha iyi uyuyorum.
- Beş kardeşi ağzının ortasına şaplatırım Auguste.
- Ama baba.. Pekiyi baba.

Evlendikleri günden itibaren çiftin yedi yıl boyunca çocukları olmadı. Bu durum, Auguste'un iktidarsız olması konusunu kulislere taşıdı.

- Auguste'un çükü kalkmıyormuş lan.
- Çükü o kadar küçükmüş ki, onu daha önce buralarda gören olmamış.
- Bu kesinlikle düzmece bir evlilik bence. Avusturya-Fransa ilişkileri sağlam olsun da..
- Bunların dini imanı para. Seni beni düşünen mi var allasen.
- Auguste için gizli bir homo diyorlar. Saraydaki muhafızlara gizliden gizliye muamele çekiyormuş. Benim amcaoğlu şantiyede görevli, ben de onun yalancısıyım.

Muamele olayını bilmem ama ilerleyen yıllarda Fransa maddi sıkıntıya girer. Marie Antoinette, bu dönemde ülkenin düşmüş olduğu durum karşısında haraptır. Geceleri gözüne uyku girmez. Bu yüzden umumiyetle gündüzleri uyurmuş.

- Ailemi çok özlüyorum.
- (bir ses) Marie, Fransızlar senin de halkın. Artık kocaman bir kız olmanın da ötesinde Fransa Kraliçesisin. O topraklara nasıl bağlıysan bu topraklara karşı da öyle olmalısın. Nihayetinde Avusturalya'lı olsun, Fransız olsun...
- Avusturya!
- Avusturya'lısı, Fransızı, hepsi aynı ve özünde herkes insan. Biz meleğiz belki ama insanın halinden de anlıyoruz. Sen insan olarak hayvanların halinden anlamıyor musun? Kuşun, kedinin, böceğin falan..
- Evet, anlıyorum.
- Şimdi, buradaki halkına sahip çıkma zamanı Marie. Üstelik onlar seni çok seviyorlar. Bak aynaya!

Melekler ayna tv.den Fransız halkının dedikodularını yansıtırlar Marie'ye.

- Kraliçemiz çok iyi kadın. Ben her gün dua ediyorum ona. Çok da güzel maşallah. Çok seviyorum ben.
- Burnu biraz yamuk mu dersiniz?
- Yok yok, allahı var güzel kız.
- Çok da alımlı, güleç yüzlü.
- Ben de kızım gibi seviyorum.
- İyi kız, iyi kız.

- Kraliçe ferman çıkarsa, emretse, beni sik dese siker misin lan?
- Tabi lan, manyak. Sen sikmez misin?
- Ama ilişkiden sonra serçe parmağını kesecekler. Kabul eder misin?
- Bu tip sorularla gelme bana ya.

Marie, duygulanmıştır. O gece şöyle bir not alır:
"Kendi bahtsızlıklarına rağmen bizlere böylesine iyi davranan bu insanları gördükçe, onların mutluluğu için kesinlikle daha sıkı çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu gerçeği kral da görmektedir. Kendi adıma konuşmam gerekirse, taç giydiğim günü -yüz yıl bile yaşasam da- hayat boyu unutmayacağım."

Fakat Marie'nin kocası üzerinde pek fazla etkisi yoktu. Siyasi mevzularda egemen olamıyordu. Canı çok fazla sıkılıyordu. Can sıkıntısından bunalan Marie Antoinette'in arkadaş çevresindeki gündelik sohbetler entelektüellikten çok uzaktı. Bu sığ sohbetler can sıkıntısını biraz olsun hafifletiyordu. Zira yakın arkadaş çevresi ile konuştuğu konular yardımcısı Madam Campan'dan duyduğuma göre: yeni bir komedyadan şarkılar, günün nükteli sözleri, en seçme skandallar ve dedikodulardan ibaretti. Ciddi ve düzeyli bir sohbet, neredeyse yasaklanmış gibiydi.

Bunca sıkıcı saray yaşantısının Marie üzerinde psikolojik etkiler bıraktığını düşünmem çok da zor olmadı. Marie'nin arkadaşlarını müfettişliğe atamaya başladığını duyduğumda bu psikolojik tarafın ciddiyetinin ne denli mühim noktaya ulaştığını anlamaya başlamıştım.

***

SUÇ

Marie, zamanının çoğunu saraydan ziyade saray arazisi üzerinde bulunan Le Petit Trianon Şatosu'nda geçiriyordu. Şatoyu ve bahçesini yeniden dekore etmek için yaptığı harcamaların sonu gelmiyordu. Evde ekmek bulamazsa pasta yiyordu.
Yirmi iki yaşına geldiğinde tüm dünyaya hamile olduğunu açıkladı. Anlaşılan, Auguste'un pompa ayarlarında sorun yoktu. Saray halkından yüzlerce kişinin gözleri önünde gerçekleşen doğum esnasında acıdan ve utançtan defalarca bayılıp ayıldı. Doğan çocuğuna ilk olarak şunları söyledi:
"Erkek olsaydın devlete ait olacaktın ama sen bana aitsin ve benim tüm alakama sahip olacaksın; mutluluklarımı paylaşacak, acılarımı azaltacaksın."
Küçük oğlu Louis Charles için de şunu söylediğini hatırlıyorum:
"Benim sevgili lahanam çok çekici ve ben onu çılgınlar gibi seviyorum. O da beni çok seviyor tabii ki, ama kendi usulüyle, utanmaksızın.
Annelik ona yaramıştı. Bu içgüdüsüyle daha sevecendi artık ve zamanını hayır işlerine ayırıyordu. Fakat bu durum harcamaların dibine vurmasına neden oldu. Kraliçe, popülaritesini yitiriyordu. İşin içine bir de suni köy yaptırma olayı girince halkın gözünden hızla düşmeye başladı. Birçok kişi, gerçek köylüler çok zor şartlarda yaşamaya çalışırken, dünyadan bihaber müsrif kraliçenin çobancılık oynadığı düşünülüyordu.

***

Saray kuyumcusu, yağ çekmeyi seven, sinsi bir tipti. Kraliçe için bir gün elmastan bir gerdanlık tasarladı ve Marie'ye sundu. Marie Antoinette, kraliyet kuyumcusu tarafından kendisi için yapılan muhteşem elmas gerdanlığı satın almak istemedi. Gerekçesi de çok pahalı olması ve kraliyet deniz kuvvetlerinin paraya ihtiyacı olmasıydı. Israr eden kraliyet kuyumcusunu da şu sözlerle azarladı: " Ben size mücevher ısmarlamadım, daha da ötesi, elmas koleksiyonuma bir karat daha eklemek istemediğimi defalarca söyledim. Ben satın almak istemeyince kral satın almak istedi ama hediye olarak da kabul etmeyeceğimi belirttim. Lütfen tekrar sormayınız."
Bu sırada olayı duyan Fransa yavşaklarından Rohan kardinali Louis krizi fırsata çevirmek için atıldı ve hikayemizde yardımcı bir role soyundu:

- Selam kuyumcubaşı. Sana kraliçenin ilginç bir yanından bahsedeceğim.
- Son derece seksi görünümlü kalçalarıysa mevzu bahis sana katılıyorum.
- Evet, gerçekten muhteşem kalçaları var ama konu bu değil. Fransa'nın durumunu biliyorsun; millet aç, ekonomik kriz zaten ziyadesiyle üstümüzde. Kraliçe de bunun farkında olmalı ki, son zamanlarda kaydadeğer bir müsrifliği olmadı.
- Öyle mi?
- Evet. Demem o ki: kraliçe bu elmas gerdanlığı çok istiyor. Bir türlü şeyine yediremiyor.
- Götüne mi?
- Gururuna. Bu yüzden beni görevlendirdi. Planımız şu: Bunu taksitle senden alacağım ve kraliçeye ulaştıracağım. Kraliçe de bana borçlanacak. Böylece bu ufak harcama için halk kraliçeyi sorumlu tutmayacak ve her şey çözümlenecek.
- Bu fikri sen mi buldun?
- Açıkçası evet. Bizzat kendim.
- Bravo. O halde ben hemen gerdanlığı getireyim.
- Lütfen.

İlk taksit ödendi ödenmesine ama diğer taksitler gelmedi. Fakat halk bu durumu hiç sindiremedi ve bu durumdan Marie Antoinette'nin ağzı yandı. Ona karşı tüm sempatiler yok olup gitmişti. Zaten yetersiz vergilendirme ve ülke sınırları dışındaki bitmek bilmeyen savaşlar nedeniyle Fransız hükümeti çok ciddi borç yükü altındaydı. Kraliçe çok üzgündü. Bu durumdan faydalanmaya çalışan düşmanları gecikmeden Marie Antoinette'in öz oğlunu zehirlettiği dedikodusunu yaydı. Offf, ortalık kaynıyordu. Halk siyasi olarak zor günler geçiren ülkelerinin bu büyük sorunlarının üstüne bir de saray içi yolsuzlukları eklenince 1789'da, Paris'te kraliyet otoritesinin sembolü haline gelmiş olan Bastil Hapishanesi'ne yürüdü ve kontrolünü ele geçirdi. Fransızlar çıldırmıştı. Bu sıradan bir isyan değildi, sanırım bu bir devrimdi.

***

CEZA

Kocası vatana ihanet suçundan yargılandı ve idam cezasına çarptırıldı. Marie Antoinette histeri krizine girmişti. Louis giyotinle idam edildi. Kalabalığın tezahüratlarını duyan Marie Antoinette olduğu yere yığıldı ve uzun süre konuşamadı. Kısa süre sonra Marie Antoinette'in yargılama süreci başladı. Jüri, onu suçlu buldu ve idamına karar verdi.

***

Gardiyan, ellerini bağlamak ve saçlarını kesmek için Marie'nin hücresine geldi.

- Korkuyor musun?
- Bu soru en çok senin için klasik galiba. Saçlarımı kesmen konusunda soruyorsan, evet. Kendimi hiç kel olarak görmedim.
- Yine görmeyeceksin.

***

Alelade, römorklu bir at arabası ile Paris sokaklarında bir saatten fazla dolaştırılarak Devrim Meydanı'na getirildi. Arabadan yavaşça indi ve giyotine şöyle bir baktı. Papaz, Marie'nin kulağına fısıldadı:

- Bu an madam, cesaretinizi kuşanmanız gereken andır.
- Cesaret mi? Tüm sıkıntılarımın sona ereceği bu an, cesaretimin yüzümü kara çıkaracağı an değildir.

Cellad, giyotinin altında Marie'yi karşıladı.

- Kafanızı buraya koyacaksınız madam. Beğenmediniz mi? Bunu yeni icat ettik. Eski rejimden daha modern daha devrimsel bir uygulama.
- Kulağa daha insancıl geliyor!

Marie, taze aldığı derin nefesi ve olanca cesaretine rağmen yeterince sıkı giyinmemiş bir insan üşümesiyle titrerken o zarif, ince, narin ayakları celladın kalın ve mantarlı ayaklarına bastı.

- Özür dilerim mösyö, istemeden oldu.

- ÖLÜME SAYGISIZLIK!
- ADALETE HAKARET!
- TANRIYA KÜFÜR! KAFİR!
- OROSPU!
- SOYUN!
- SOYUN!
- SOYUN!

Çırılçıplak soyuldu. Halk, güzelliğini dilden dile aktardığı kraliçelerini, meydanda çırılçıplak izliyordu. Böyle bir güzelliğin yok edilmesi konusunda o anda bir çok ateşli idam fanatiklerinin bile kısa bir an dumura uğradığını sanıyorum.

- Onunla yatmak için serçe parmağımı seve seve feda ederdim.

Marie, başını celladın söylediği gibi bıraktı.

***

- Ben sıradan bir kadındım.
- Sen cesaretli bir kadındın Marie.
- Beni değiştiremeyen şeyi değiştirmek isterdim. Haydi nedir o, diye sorun.
- Zamanı.
- Karolin.. Karolin nerede?
- Elimi tut. Ben seni oraya götüreceğim.

Başı, çığlıklar atan kalabalığa gösterildi.